"Hedef Türkiye" adlı eserinin 281'inci sayfasında diyor ki: "Einstein'ın iki önemli kitabı vardır. Biri biliyorsunuz İzafiyet teorisi üzerine, diğeri de Yahudi tasavvufu üzerine. Çünkü, Einstein son derece dindar bir Yahudi'ydi." "Son derece dindar bir Yahudi!.." İşte biz, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nu bu kadar tanıyoruz!..Ve O OktaySinanoğlu: Türkçe aşığı, milli kültür savunucusu. İSTANBUL (AA) – Hayata 19 Nisan 2015’te veda eden Sinanoğlu, moleküler biyoloji, kimya ve matematik ile Türkçe alanlarındaki çalışmalarıyla biliniyor. Sinanoğlu, 1935’te babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu’nun Türkiye Başkonsolosluğunda görev yaptığı Oktay Sinanoğlu, 25 Şubat 1935 tarihinde babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu'nun başkonsolos olarak görev yaptığı Bari, İtalya'da doğmuştur. II.Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından 1939 tarihinde ailesiyle birlikte Türkiye'ye dönmüştür. Oktay Sinanoğlu, 1953 yılında TED Ankara Yenişehir Lisesi'nden birincilikle mezun Hedef Türkiye (Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu) Selamlar, Sonuna gelmiş olduğum "Hedef Türkiye" isimli Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu'nun konuşmalarından derlenmiş olan kitabı bugün size kısa bir biçimde anlatmaya çalışacağım. Kitabın en başında Oktay hocanın hayallerinden bahsediyor. Ciddi bir hiciv görebilirsiniz. Sonra gittiği HEDEFTÜRKİYE! - OKTAY SİNANOĞLU Fiyatları en ucuz fiyat seçenekleriyle Cimri.com'da! En ucuz Kitap Türk ve Dünya Siyaseti modellerini karşılaştır ve yorumları inceleyerek Hedef Türkiye - 9786058936997 keşfet. yAaIBi. TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE GİDER! Oktay SİNANOĞLU / Hedef TürkiyeNerede görülmüş ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılanları anlamasın? Nerede görülmüş ki, insanların kullandıkları kelimelerin sözcük de desen olur. O da Türkçe cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin? Olmaz! Böyle garabetlere Türkiye'den başka bir yerde rastlamak mümkün değil! Türkçe'nin başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye'nin başına da neler gelebileceğinin birer açık seçik göstergesi. Onun için kendisini Türk sayan, bu kültürün mensubu olan, içinde hâlâ gerçek vatan, millet sevgisi olan herkesin artık pürdikkat kesilmesi, ufak tefek ayrı gayrılıkları bırakıp, birkaç ana hedef konusunda birleşmesi önemli hedef, birinci kurtuluş cephesi, Türkçe. Neden mi? Unutmayalım Türkiyenin kurtuluşu, Türkçe'nin kurtuluşuna bağlıdır. Türkçe giderse, ne Türkiye kalır, ne Türk Dünyası, ne de Türk yâni Türk kültürüne mensup olanlar Türkçe'nin başına gelenler bir dilin yaşayabilmesinin ilk şartı, eğitim dilinin tümüyle o dilden olması. Onun içindir ki, sömürgeleşmemiş her ülkede eğitim dilinin resmî dilden başka bir dilde olması ülke anayasasına aykırıdır. O kadar ki, Avusturya gibi ülkelerde yabancı öğrencilerin bile, başka dilden eğitim görmeleri yasalara aykırı. Hele yabancı dilden eğitim anaokuluna kadar inerse o ülkenin dili bir iki nesil sonra toptan yok tuzlanmış bir işgal İşte İngilizler bunu İrlanda'ya yaptı. Ama o zaman İrlanda, İngilizler'in İrlandalılar'a yaptığı envai çeşit zulümlerle tuzlanmış bir işgal altındaydı. Fransızlar da, Osmanlı Türk devletinden koparttıkları Müslüman Kuzey Afrika ülkelerine aynı siyaseti güttüler. Zulümler hala devam ediyor kullanılan el altı yöntemlerine iyi bakmak lazım. Oralarda pek Arapça kalmamış. Bunun arkasında, Roma İmparatorluğu'nun eskiden Hristiyanlaşmış eyaletlerini Müslümanlıktan sıyırıp yeniden Hristiyanlaştırmak yatıyor. Dil ve din yok edilirken bir yandan da Müslüman yer isimleri hep Hristiyan Roma dönemi adlarına dönüştürülüyor. Acaba bizim gençlerden artık kaçı ''Libya'nın Osmanlı ''Fizan''ı olduğunu biliyorlar; ya ''Tripoli''nin ''Trablus Garp'' olduğunu? Çok uzaklara gitmeye gerek yok ''Göreme'', ''Kapadokya'' hatta ''Cappadocia'' olmadı mı? Behramkale resmen ''Assos'', daha önceleri ''Reşadiye'' olan yer şimdi ''Datça'' değil mi? Hatırlayan kim? Hadi bunları da bırakın TCDD, Haydarpaşa Garı'na öyle bir ''Türkiye'' haritası asmış ki çoktandır orada her köyün, her derenin adı bile Yunanca/Latince! Geçenlerde THY'nin ''Skylife'' dergisinde de benzeri bir harita gördüm.Türk'ün her değerine korkunç bir saldırı Türkiye'de İngilizce eğitim dilli ilk Türk okulunun Türk Eğitim Derneği'nin Yenişehir Lisesi'nin benim okuduğum okul İngiliz/Amerikan parmağıyla ''Ankara Koleji'' 'ne 1954'de dönüştürülen okul olduğunu kaç kere yazdım. Sonra bu oyun çorap söküğü gibi gitti ''Anadolu yani ''Anatolia''; yani Roma eyaletinin adı Liseleri, Kolejler, sonra ODTÜ, derken Boğaziçi Üniversitesi, yakınlarda da, şimdiki eliyle nerdeyse tüm üniversiteler. İngilizce ile eğitim diğer Avrasya Türk ülkelerine de götürüldü. Nisan 2000'de sessiz sedâsız bir Talim Terbiye Milli Eğitim Bakanlığı kararı çıktı 5-6 yaşındaki çocuklara İngilizce mecburi oluyor. İşte 40 yıldır korktuğum başımıza geldi. Bundan sonra bir nesil geçince Kazakistan'da da Rusların yaptığı gibi ana baba çocuğuyla Türkçe konuşamayacak. Hâlâ çıkıp ''Yâni çocuklarımız İngilizce öğrenmesin mi?'' diyecekler var mı? Gerçi, bu ayaklara artık pek gerek kalmadı. İç düşmanlar, dış düşman ortada gözükmeden, aldı başını gidiyor, pervasızca bir gidiş, gidiş değil, tasallut, Türk'ün her değerine korkunç bir saldırı. Çocuklar her ülkedeki gibi kendi resmî dilini yani çoğunluğun anadilini iyice, eskisiyle, yenisiyle, lehçeleri ile hele bir öğrensin, mesleğini, işini gücünü Türkçe ile yapabilir olsun, ondan sonra gereken yabancı dil ve ya dilleri ayrıca, yabancı dil kurslarında her ülkedeki gibi ve yeteri kadar öğrenebilir. Yalnız ve yalnız sömürgelerde, âmir ülkenin dilini bilmeyen adamdan sayılmaz, iş bulamaz. Zaten sömürgeleşince yaratıcı düşünmeyi, kafa yormayı gereken işler, meslekler kalmaz ki. İş sahaları sadece yabancının ''hamburgerci''sinde, ''pizzacı''sında, yabancının eline geçmiş toprağında ırgat olarak çalışmak, en kabadayısı yabancı malları pazarlamak, reklamını yapmaktan ibaret kalır. Ne oldu sanayileşme? Ne oldu modern tarım ve hayvancılık geliştirmeye? İşte size bir tavuk mu, yumurta mı önce hikayesi Yabancı dille eğitim, kafaları, ruhları sömürgeleştirir. Böyle kendi ulusuna yabancı gibi yetişenler de sömürgeci, vahşi Batı'nın bütün telkinlerine sarılıverirler. Ne sanayi kalır, ne tarımın sonunda ne de toprağın. Derken sömürgecinin hâkim kıldığı bu vatansız sınıf, eğitim dilini yabancı sömürgeci diline çevirmede, tarihine küfretmede, yer isimlerini düşmanın diline çevirmede gemi azıya alır; ve bir fasit dairedir, kısır döngüdür gider. Bunlar yalnız ülkemizde oluyor zannedilmesin. Bütün sömürgelerde aynı şeyler olmuştur. Tersine, kalkınan ülkeler ise ''Asya Kaplanları'' gibi, bu sömürgeleştirilme tuzağına düşmemiş, Batı'nın, IMF'nin dediklerine direnmiş, bağımsız bir tutum içinde ve haysiyetlerini, kendilerini koruyarak Batı ile etkileşimlerini sürdürmüşlerdir. Görülüyor ki, ''Türkçe'' derken, iktisat dahil hayatın her unsuru işin içine giriyor. Türkçemize sahip çıkmanın, onun için de en başta yabancı dille eğitime karşı durmanın artık bir hayat-memat, ölüm-kalım meselesi olduğundan kimsenin şüphesi kalmasın. Bu konuda tüm vatanseverler birleşmeli. Ancak bu birleşmeyi engelleyen bazı mânâsız engebeler oluşturulmuş. Bunlara başka bir yazıda göz atacağız inşallah. Türkçe'nin başına gelenler arasında bunlar da ara unutmayalım Türkçe olmadan Türk Kültürü olmaz, Türk kültürü olmadan Türk Kimliği bulunmaz, Kimliksizin öz güveni, özüne itibarı yoktur, Özüne itibarı olmayanın haysiyeti olur mu? Türk dediğin haysiyetsiz yaşamaz. Oktay Sinanoğlu / Hedef Türkiye Otopsi Yayımevi s. 93-97 kitabından alıntıdır. Kitabın Adı Hedef - The GoalKitabın Yazarı GOLDRATT, Jeff COXYayınevi ve Adresi Gower Publishing Company Limited, UsaBasım Yılı 1989KİTABIN ÖZETİİsrailli bir fizikçi olan Goldratt, günümüzde "Kısıtlar Teorisi" olarak bilinen yönetim felsefesinin yaratıcısıdır. Bu kitabında Goldratt, üretim kapasitesi yetersiz olan işletmelerde "Kısıtlar Teorisinin" nasıl uygulanacağı ve kazancın nasıl artırılacağı Senkronize Üretim üzerinde durmaktadır. "Kısıtlar Teorisi"nin temel ilkelerinin de ele alındığı bu eserin Türkçe dahil olmak üzere 13 dile çevirisi yapılmıştır. İngilizce nüshası milyon adet satarak en fazla satan kitaplar arasında yerini almıştır. Ayrıca, 30 kişinin seslendirdiği ses kasetleri de satılmaktadır. Günümüzde, yönetimin hemen her alanında uygulama alanı bulan bu felsefeyi daha iyi tanıtmak amacıyla Goldratt, başka kitaplar da yazmıştır. Proje yönetimindeki kısıtlara yönelik olarak "The Critical Chain"; işletmelerde alınan kararlarda karşılaşılan kısıtların belirlenmesine yönelik "The Haystack Syndrome", düşünme süreci ve bu süreçte kullanılması gereken araçların neler olduğuna yönelik ve aynı zamanda da "The Goal" adlı kitaptaki olayların devamı niteliğinde olan "It's Not Lucky"; üretim işletmelerinde kullanılan stok kontrol yönetimi lojistik sistemi konusuna yönelik olarak "The Race" ve bilgi teknolojisinde karşılaşılan sorunları ele alan "Necessary But Not Sufficient" adlı kitapları da konusunu, UniCo firmasının bir fabrikasında müdür olan Alex Rogo'nun evliliği ve iş hayatında yaşadığı sorunlar oluşturmaktadır. Bir gün iş yerine geldiğinde Alex, UniCo Şirketi başkan yardımcısının ofisinde olduğunu öğrenir. Başkan yardımcısı, 7 hafta geciken bir sipariş için geldiğini, gecikmelerin firmaya para kaybettirdiğini ve 3 ay içerisinde fabrikanın siparişleri zamanında karşılayarak gelirini arttırmadığı takdirde de kapanacağını söyler ve ayrılır. Alex, siparişin NCX-10 adlı makinanın hem bozuk hem de yedeğinin olmaması ve operatörün de işten ayrılması nedeniyle yetişemediğini öğrenir. Bu esnada, eşine fazla zaman ayıramadığı için sorunlar yaşamış; hatta, eşi evi kaldığında Alex, bir şeylerin doğru gitmediğini düşünür. Çünkü, fabrikanın teknolojik açıdan her şeye sahip olduğunu, hatta robotların bile kullanıldığını, sendika ile aralarında bir sorunun olmadığını; ancak, hem fiyat ve dağıtım konusunda rakiplerinden geri kaldıklarını çeyrek döneme ilişkin raporların sunulduğu toplantı için başkan yardımcısının ofisine giden Alex, hammadde maliyetindeki artışlar, ilk çeyrekteki satışların geçen yıla oranla % 22 oranında azalması gibi hususları dinlerken; sigara içmek bahanesiyle elini cebine attığında, yarım kalmış bir sigara paketinin nasıl cebine girdiğini hatırlamaya çalışır. İki hafta kadar önce "Robotların Üretimde Sağladığı Verimlilik" konulu bir panele giderken de aynı kıyafeti giydiğini hatırlar. Havaalanında, Jonah adlı bir bilim adamıyla karşılaşmış ve Jonah kendisine robotların sağladığı verimlilik artışı ile ilgili tuhaf sorular sormuştur. Jonah, Musevi dininde "kurtarıcı" anlamına gelmekte ve aslında burada yazar kendisini ifade etmektedir. Jonah, herhangi bir işçinin işten çıkarılıp çıkarılmadığını sormuş; Alex de işçilerin başka bölümlere kaydırıldığını söylemiştir. Sonra Jonah kendisine, hedefleri belirlemeden, stokları azaltmadan, işçilik maliyetlerini düşürmeden ve satışlarda artış yaratmadan robotlarda verimlilik artışının olamayacağını söylemiştir. Verimliliği, firmayı hedefine yaklaştıran her türlü olumlu hareket olarak tarif etmiştir. Ancak, Jonah'ın acelesi olduğundan bu konuşmalar uçağa yürürken yapılmış; bu arada da sigara paketini tutması için Alex'e vermiştir. Toplantıda verilen arayı fırsat bilen Alex, toplantıyı terkeder. Kafasında, "tek hedefin ne olması gerektiği" yakın bir tepede, "gerçek hedefin ne olması gerektiği"ni düşünür. Hammadde ve malzeme alımları ele alındığında, 32 aylık bakır tel ve 7 aylık paslanmaz çelik levha stoğu vardır. Buraya büyük paraların bağlandığını düşünür. Satın alımların ekonomik yapılması, satın alma bölümü için hedef olurken; fabrikanın bir hedefi olamazdı. Fabrikada çalışanlar da asıl hedef olamazdı. Çünkü, UniCo firması bazı Japon firmalarının yaptığı gibi zaten hayat boyu iş garantisini sunmuştu. Jonah, kendisine fabrikanın sadece bir şeyler üretmek amacıyla da kurulamayacağını söylemişti. Bu durumda, asıl hedef üretmek de olamazdı. Son zamanlarda kaliteli ürün veya müşteri beklentilerinin karşılanması gibi bazı kavramlar da gündemdeydi. UniCo firması, bu hususları benimsemişti. Zaten, kalite tek hedef olsaydı, UniCo şu anki durumunda olmazdı. Maliyetlerin düşürülmesi, tek hedef olabilir miydi? Kalite ve verimlilik, bunu sağlayabilirdi. Çünkü, daha az hata yapılacak ve daha az tekrarlı işlerle maliyetler azalacaktı. Hem kalite hem de verimliliğin sağlanması kulağa hoş gelen bir hedef gibiydi. Acaba bu ikisi fabrikanın faaliyetlerini sürdürmesine yeterli olacak mıydı ? Çünkü, öyle olsaydı Douglas firması, DC-10 modelleri yerine daha önceden üretilmiş iyi bir model olan DC-3'leri halen niçin üretmiyordu ? Hedef, başka bir şey olmalıydı. Teknoloji olabilir miydi? Sürekli en ileri teknoloji bir gereklilik idi. Ancak, AR-GE bölümlerinin pek çok büyük şirkette kapalı olması, teknolojinin tek hedef olamayacağını hatırlattı. Hem teknoloji, hem verimlilik hem de kalite, tek hedefi oluşturabilir miydi? Bu da mümkün değildi. Çünkü, bu çoklu hedeflere başka hususlar da dahil milyon dolar harcanarak en son teknolojiyle donatılan fabrikanın kaliteli ürünlerini gözönüne getirdi. UniCo, bu ürünleri depoları doldurmak amacıyla üretmemişti. Öyleyse hedef, satışlar olmalıydı. Ancak, Jonah pazar payını da hedef olarak kabul etmemişti ? Pazar payı, satışlardan daha önemli bir hedefti. Pazar payını büyültmek, satışları arttırmak demekti. Ancak, bu da asıl hedef olmayabilirdi. Çünkü, UniCo büyük bir pazara sahip olmasına rağmen para kaybediyordu. Para, her şeyden önemliydi. Peach, para kaybının önlenememesi durumunda fabrikanın kapatılacağını söylemişti. Öyleyse, para yaratmak tek hedef olmalıydı. UniCo şirketi, para yaratmak için varlığını sürdürmekteydi. Daha önce düşünülen hedefler, firmanın para yaratması için kullanacağı vasıtalar olmalıydı. Bu durumda, paranın yaratılmasına yönelik her türlü davranış verimlilik olarak kabul edilebilirdi. Aniden, net kar, yatırımın karlılığı ve nakit akışı kriterlerinin bir firma için önemini hatırladı. Bu kriterlerden sadece birisinin iyi olması yeterli değildi. Hedef, hem yatırımın karlılığında hem de nakit akışında artış yaratarak, net karlılığın büyümesini sağlamak olmalıydı. Ancak, sıralanan bu kriterler, üst yönetim için önemliydi. Oysa, daha alt kademeler için aynı hedefi anlatan farklı kriterler olmalıydı. Jonah'ı aramaya karar kendisine kazanç throughput, stok inventory ve faaliyet giderleri operating expense olmak üzere 3 kriterin önemli olduğunu söylerdi. Robotlar sayesinde üretim bölümünün performansı %36 oranında artarken; bu artış fabrikanın asıl hedefine yansımış mıydı ? Yani, net karda, yatırımın karlılığında ve nakit akışında bir artış yaratmış mıydı ? Satışlardan elde edilen gelir throughput artarken, faaliyet giderlerinde ve stoklarda bir azalma oluşmuş muydu ? Şimdi, hedef değişmişti. Yeni hedef, stok ve faaliyet giderlerini düşürürken kazancı arttırmak olmalıydı. Maliyetlerden sorumlu yetkili ile görüşerek kazanç, stok ve faaliyet giderlerinin "para" kavramıyla ilişkili olduğunu öğrenirdi. Kazanç, firmaya giren para miktarını; faaliyet giderleri, kazancın oluşması için firmadan çıkan para miktarını; stoklar da firmada kalan para miktarını temsil etmektedir. Bu hedeflerin verimlilik ile bağlantısını kurmaya çalıştı. Fabrika, robotlar sayesinde verimli gözükürken; satışlarda herhangi bir artış oluşmamış, stoklar ise robotların atıl kalmaması için sürekli çalıştırıldığından artmıştır. Aslında, robotların verimliliği fabrikada sorun yaratmıştır. Jonah'la buluşmak üzere randevu almaya karar verimlilik konusundaki düşüncelerini aktardığında; sorunun fabrika kapasitesinin hedefe yönelik kullanılmadığından kaynaklandığını öğrenir. Jonah, dengeli kapasiteyle üretim yapan işletmelerin üretimlerini pazardaki talebe göre ayarladıklarını söyler. Yetersiz kapasite var ise, firmanın elde edeceği potansiyel kazançta düşüş olacağını; fazla kapasite var ise, atıl kapasitenin oluşacağını söyler. Genelde, firmaların verimliliği düşük göstermemek amacıyla atıl kapasite oluşumuna engel olacak üretimlerde stoka yapılan üretimin bulunduklarını ve bu durumun da faaliyet giderlerini azaltma olasılığını ortadan kaldırdığını söyler. Dengeli kapasiteye ulaşmakla, firmaların iflasa yaklaştıklarını ifade eder. Sadece pazar talebine uymak veya kapasitelerde denge sağlamak için işçi çıkarmanın satışları arttırıp stokları azaltmadığını, sadece faaliyet giderlerinde düşüş yarattığını belirtir. Jonah, ayrıca iki önemli husustan daha bahseder. Bunlardan ilki, birbirini takip eden ve bir önceki olaya bir sonraki olayın bağımlı olduğu sıralı olaylar zinciridir. İkincisi ise, istatistiksel dalgalanmalardır. Bu iki hususun birarada etkileşiminin yaratacağı sonuçların araştırılmasını sonunda oğluna verdiği söz nedeniyle izci başı olarak dağ yürüyüşüne çıkan Alex, yürüyüş kolunun en arkasında Jonah'ın söylediklerini düşünür. İzciler de bir sıra halinde yürümektedirler. Yürüyüş esnasında, her izcinin ortalama hızı aynı olmasına rağmen, ara mesafelerin gittikçe açıldığını farkeder. Her izcinin yürürken kısa zaman aralıklarında dalgalanma yarattığını görür. Yürüyüş kolunun ön kısmındaki izcilerin yarattığı negatif dalgalanmalar gecikmeler, yürüyüş kolunun arka kısmına kümülatif olarak yansımakta ve arkadaki izcilere fazla dalgalanma şansını vermemektedir. Açık mesafeler, ancak arkadaki izcilerin ortalama yürüyüş hızından daha hızlı yürümesi halinde kapanmaktadır. En öndeki izci ile kendisi arasındaki mesafenin bir işletmedeki stoğa karşılık geldiğini farkeder. Kazancı, en arkada yürüyen kendisinin yürüyüş hızı tayin etmektedir. Ayrıca, aradaki açıklığın kapanması için sarfedilecek enerji, stoğun kazanca dönüşmesi için yapılacak faaliyet giderlerini anlatmaktadır. Verilen molada, izcilerin kaselerini birbiri ardı sıra dizer ve attığı zar ile gelen sayı kadar kibriti bir sonraki kaseye aktarır. En son sıradaki kasenin performansının hep önündeki kaselerin ortaya koyacağı performansa bağlı kaldığını farkeder. Son kase için atılan zar ortalamanın üzerinde 4, 5, 6 gelse dahi, önceki kasede yeterli miktarda kibrit yoksa gelen rakam bir işe yaramamaktadır. Aynı durumun, kendi fabrikasında da yaşandığını düşünür. Alex, yürüyüş esnasında diğerlerine göre hem daha şişman hem de daha fazla yük taşıması dolayısıyla, kendisinden sonraki izcilerin hızlanmasına engel olan Herbie'yi keşfeder. Fazla yükü diğer izcilere dağıtır ve yürüyüş kolunun en önüne geçirir. Böylece, hem Herbie'nin yürüyüş hızı artmış hem de yürüyüş kolundaki aralıkların oluşması yürüyüşte düşündüğü bu hususları fabrikadaki yetkililere anlatır. Robotların düşük istatistiksel dalgalanma yarattığını; ancak, önceki süreçlerde meydana gelen gecikmelerin otomatik olarak robotlara yansıdığını belirtir. Alex, arkadaşlarıyla bir süre görüştükten sonra, Jonah'ı arayarak ne yapmaları gerektiğini sorar. Jonah, her bir makinanın performansı yerine fabrikanın bütün performansıyla ilgilenilmesi ve üretim hızı fazla olan kaynakların üretim hattının sonunda bulunması gerektiğini söyler. Jonah, işletmelerde darboğaz yaratan ve yaratmayan kaynakların bulunduğunu; darboğazlı kaynakların pazar talebinden küçük kapasiteye sahip kaynaklar olduğunu; darboğaz oluşturmayan kaynakların ise pazar talebinden daha büyük kapasiteye sahip kaynaklar olduğunu ifade eder. Ayrıca, kapasitenin pazar talebine göre dengelenmesi yerine ürün akışının pazar talebine göre uygun hale getirilmesi gerektiğinin altını çizer. Makina kapasitelerini belirlemek isteyen Alex, bu işlemin belki de aylar süreceğini farkederek; gecikmiş siparişlerin hangi makinalarda olduğunu incelemeye karar verir. Yapılan inceleme neticesinde, NCX-10 adlı makina ile ısı-işlem biriminin darboğaz yarattığını kaynağın iki tane olması, Alex ve ekibini şaşırtmıştır. Jonah'ı arayıp fabrikaya davet ederler. Fabrikayı gezerken, tesadüfen 30 dinlenme arasını farkeden Jonah, darboğazlı kaynaklarda atıl zamanın oluşmaması gerektiğini ifade eder. Yeni alınan NCX-10 makinasıyla birlikte eski makinanın da kullanılabileceğini söyler. Isı-işlem biriminde birikmiş işleri gören Jonah, bir kısmının fabrika dışında yapılmasını ister. Birim müdürünün maliyetleri olumsuz etkileyeceğini söylemesi üzerine, Jonah, geciken işlerden dolayı kaybedilen satış toplamının çok daha büyük olacağını, dolayısıyla da kazancın küçüleceğini ifade ayrıca, kalite kontrol işleminin üretim faaliyetlerinin sonunda yapılması durumunda; hatalı parçaların darboğazlı kaynakları boş yere meşgul edeceğini belirtir. Kalite kontrolunu darboğazlı kaynaktan önce yapmakla, bu sorundan kurtulanacağını söyler. Jonah, bir makinanın saatlik maliyetinin sadece o makineye ait olmayıp tüm üretim sisteminin maliyetiyle değerlendirilmesi gerektiğini belirtir. Geleneksel muhasebe sistemlerinde darboğazlı kaynaklara ilişkin saatlik maliyetler düşük çıkmasına karşın, darboğazlı kaynakta kaybedilen her saatin sistemin kazancında bir saatlik kayba karşılık geldiğini ve telafisinin de olmadığını söyler. Ayrıca, iki hususa da önem verilmesini ister. Birincisi, darboğazlı kaynaktaki zamanın ziyan edilmemesi; ikincisi ise, hatalı parça kontrolünün darboğazlı kaynak öncesinde yapılması gerektiğidir. Ayrıca, stok amaçlı üretimlerin de darboğazlı kaynaktaki verimliliği yok ettiğini belirtir. Dolayısıyla, darboğazlı kaynağın üretimini artırması için planlanması gerektiğini, darboğazlı kaynaktaki üretim yükünün mümkünse diğer kaynaklara kaydırılmasını veya fabrika dışı üretimin yapılmasını söyler. Kazanç, ancak bu şekilde Jonah'ın söylediklerini dikkate alarak sipariş gecikmelerini bir hafta içinde 58 günden 44 güne indirir. Ancak, üretim miktarının daha fazla arttırılması için darboğazlı kaynakta işlem görecek ürünler, sarı etiketlerle gösterilmiş; darboğazlı kaynaktan sonraki işlem adımlarında da bu etiketli parçalara daha fazla özen gösterilmesi sağlanmıştır. NCX-10'daki makina hazırlık süreleri, önceden alınan önlemlerle kısaltılmıştır. Eski model kullanılmayan bir makina, başka bir fabrikadan getirtilerek, NCX-10'la birlikte kullanılarak çıktıda %18'lik bir artış sağlanmıştır. Ayrıca, ısı-işlem birimindeki yüksek ısı nedeniyle verilen araları ortadan kaldırmak amacıyla vardiya personeli, iyi yetişmiş personelle takviye bir süre içerisinde, fabrika tarihinin en büyük üretim rekoru kırılır. Geçmiş aylara oranla stoklarda %12'lik bir düşüş sağlanır. Çok geçmeden başkan yardımcısı Alex'i arayıp tebrik eder. Birkaç gün sonra ısı-işlem müdürü, Alex'e bazı sorunların varlığından bahseder. Ortaya yeni darboğazlı kaynaklar çıkmıştır. Jonah'ı durumdan haberdar etmeye karar verirler. Alex, Jonah'a telefonda aldıkları önlemlerden bahseder. Kalite kontrol işleminin darboğazlı kaynaklardan önce yapıldığını, personele darboğazlı kaynaklardan geçen ürünlere daha çok özen göstermeleri konusunda eğitim verdiklerini, NCX-10 adlı kaynağın üretimini desteklemek amacıyla 3 makinayı daha aktif hale getirdiklerini, öğle yemeği molalarında değişiklik yaptıklarını, ısı-işlem birimine giden parçaların parti büyüklüklüğünü büyüttüklerini ve fabrikada öncelikli işlemlere ağırlık verdiklerini söyler. Jonah, bunun üzerine fabrikaya gelir. Fabrikayı inceledikten sonra, darboğazlı kaynak ile darboğazlı olmayan kaynak arasındaki ilişkiden bahseder. Darboğazlı olmayan kaynağın verimli bir şekilde çalıştırılması durumunda, darboğazlı kaynağın önünde stok oluşacağını söyler. Ayrıca, hem darboğazlı kaynaktan hem de darboğazlı olmayan kaynaktan üretilen parçalar tek noktada monte edilecekse, burada da darboğazlı olmayan kaynağın verimli kullanılması durumunda bu kaynağın parçalarına ait stoğun oluşacağını söyler. Sonuç olarak, her zaman geçerli olan bir kuraldan bahseder. Bu kurala göre darboğaz oluşturmayan kaynakların üretim hızları, darboğazlı kaynak kısıt tarafından belirlenmektedir. Arkasından da ikinci kuraldan bahseder. Bir kaynağın kullanımı activation ile bu kaynaktan yararlanma utilization kavramlarının birbirinden farklı olduğundan bahseder. Bir kaynaktan yararlanma utilization kavramı, kaynağın üretim sisteminin hedefine yönelik olarak kullanılması iken; kaynak kullanımı kavramının ise, ister amacımız doğrultusunda olsun ister olmasın, kullanım oranını maksimum düzeye çıkarmak üzere çalıştırılması olduğunu ifade eder. Ona göre, her kaynağın maksimum düzeyde kullanılması sistemin de maksimum düzeyde kullanıldığı anlamını taşımamaktadır. Jonah, darboğazlı kaynağın önünde 3 günlük stoğun bulunmasının yeterli olacağını; darboğazlı kaynak ile son montaj noktası arasındaki işlem ve makina hazırlık sürelerinin tahmin edilebileceğini; böylece, malzemelerin son montaj noktasına darboğaz oluşturmayan kaynaklardan ne zaman gönderileceğinin de tespit edilebileceğini söyler. Darboğazlı kaynaklar, sistemdeki tüm malzeme akışını kontrol ay yapılmakta olan toplantıda başkan yardımcısı, fabrikayla ilgili olumlu gelişmeler yaşandığını; ancak bu gelişmelerin uzun dönemli olmayabileceğini ve bir sonraki ayda %15'lik net kar artışı sağlanamaması durumunda, fabrikanın kapatılacağını söyler. Alex, bu koşulu kabul ederek ayrılır ve Jonah'tan yardım talep eder. Jonah, hala yapılacak bazı şeylerin var olduğunu söyler. Üretim parti büyüklüklerinin yarıya indirilmesi durumunda, stoklara bağlanan para miktarının da yarıya ineceğini söyler. Ancak, bu durumda tedarikçilerin daha az sayıda malzemeyi daha sık aralıklarla ulaştırmaları gerektiğini ve makina hazırlık sayılarının artacağını astlarıyla yaptığı toplantıda, bir üretim sürecini dört safhaya ayırır. İlk safhanın ürünlerin işlenmesinden önce makinaların hazırlanmasında geçen süre olduğunu; ikinci safhanın ise ürünlerin makinada işlenirken geçen süre olduğunu ifade eder. Üçüncü safhanın işlemden geçmeden önce ürünlerin kuyrukta geçireceği süre olduğunu ve son safhanın ise, başka bir ürünle monte edilmek üzere beklenirken geçen süre olduğunu söyler. Makina hazırlık ve işlem sürelerinin toplam sürenin küçük bir bölümünü oluşturduğunu; kuyruk ve bekleme sürelerinin ise daha büyük olduğunu belirtir. Darboğazlı kaynaklarda kuyruk süresinin büyük olduğunu, darboğaz oluşturmayan kaynaklarda ise bekleme süresinin küçük olduğunu söyler. Bu iki süreyi de darboğazlı kaynakların belirlediğini; üretim parti büyüklüklerinin yarıya indirilmesi durumunda bu sürelerin de yarıya ineceğini ifade eder. Böylece, malzemelerin fabrika içinde geçireceği süre de yarıya inerek malzeme ve ürün akışında hızlanma olacağını belirtir. Üretim hızının artmasıyla, sipariş karşılama süresinin kısalacağını ve fabrikaya rekabet üstünlüğü sağlayacağını ve müşteri sayısının artmasıyla da satışlarda artış olacağını ifade eder. Üretim parti büyüklüklerinin yarı yarıya düşürülmesiyle, makina hazırlık sayılarının ikiye katlanacağının söylenmesi üzerine Alex, Jonah'ın söylediği bir başka kuraldan bahseder. Bu kurala göre, darboğaz oluşturmayan kaynaklardaki bir saatlik tasarruf, üretilen ürün sayısında bir artış yaratmayacağından, darboğaz oluşturmayan kaynaklardaki atıl süreler, fazla sayıda makine hazırlığının yapılmasında kullanılacaktır. Alex, 3-4 ay olan sipariş karşılama süresini 2 ayın altına indirdiklerini ve şimdi de üretim parti büyüklüğünü düşürmekle, siparişlerin daha kısa süre içerisinde karşılanacağını söyler. Sipariş kabul biriminden yetkilerle görüşerek, rakip firmalarla çalışan bir firmanın bir ürüne büyük miktarda ihtiyacı olduğunu ve rakiplerinin de teslimat tarihini 5-6 ay sonrasına verdiklerini öğrenir. Alex, bu siparişi parça parça olmak üzere 5 hafta içerisinde teslim arada, Alex'in eşi ile olan sorunları da düzelmiştir. Alex kısa bir süre sonra, fabrikasında uyguladığı bu hususları UniCo firmasının diğer birimlerinde de uygulamak üzere başkan yardımcılığına atanır. Sayın Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu; Dünyanın en genç yaşta profesör olmuş kişisi ve Nobel adayı. 1953 yılında Ankara’da TED’in Yenişehir Lisesini birincilikle bitirdi. TED tarafından Amerika’ya burslu Kimya Mühendisliği için gönderildi. 1956 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Kimya Mühendisliğini birincilikle bitirdi. 1957’de Amerika Birleşik Devletlerinde MIT’den birincilikle Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldı. 1959’da Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de; Kuramsal Kimya Doktorasını yaptı, doktorasını yaparken iki ödül kazandı. 1959-1960 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Merkezinde araştırmalar yaptı. 1961’de hem Harvard, hem de Yale’de kendisinin yeni Nicem “Kuvantum” Kimyası ve fiziği üzerine teorileri hakkında üst düzey derslerde yeni buluşlarını anlattı. 1962 yılında Batının 300 yılda en geç profesörü oldu. Türkiye’de de kuramsal kimya bölümünü kurdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesinde eğitimin Türkçe olması için uğraş verdi. Ama tabii olmadı. 1964’de Moleküler Biyoloji konusunda ikinci kürsüsüne Yale Üniversitesinde atandı. 1973’de Almanya’nın en yüksek Aleksander von Humboldt Bilim Ödülünü ilk kazanan kişi oldu. 1975’de Japonya’nın Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülünü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu’na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanı verildi. 1976’da Japonya’ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. 1962’den günümüze dek ilk TÜBİTAK Bilim Ödülünü, ilk Sedat Simavi ödülünü, 1992’de Bilgi Çağı, 1995’de İLESAM Üstün Hizmet Ödülünü, ayrıca Yılın Fikir Adamı, Yılın Bilim Adamı ödüllerini aldı. Yıldız Teknik, Yesevi Kazakistan ve benzeri birçok kuruluşta profesör, mütevelli heyet üyesi, Atatürk Kültür Kurumu asli üyesidir. 250 kadar uluslararası bilimsel yayını, bilim kuramları, çeşitli dillere çevrilmiş kitapları vardır. Türkiye’de de Türkçe pek çok yayın yapmıştır. Değişik ülkelerde iki kez Nobel’e aday gösterilmiştir. ———————————- —————————- ———————————- HEDEF TÜRKİYE HEDEF KOYMAK Bilişim teknolojisinde kaydedilen olağanüstü gelişmeye yol açan ilk Kennedy oldu. Kennedy. O zaman diyeceksiniz; Kennedy 1963’de vuruldu, bunların çıkması ise 1980’den sonra. Kennedy’nin ne dahli var bunda? Kennedy milletine hedef gösterdi; dedi ki “10 yıl içinde aya gideceğiz”. O zamanlar herkes, “Olur mu?” dediyse de, Kennedy bu hedefi gösterdi. Kaynak sağlandı; büyük çapta ve birçok sanayi, birçok üniversite, bir çok araştırıcı, herkes, hedef için gerekli olan bir sürü bilim ve teknolojileri geliştirmek üzere çalışmaya başladı. Şimdi, füzeleri göndermek için biliyorsunuz bir güdüm sistemi lazım ve bunu da yönetecek bilgisayarlar lazım. Şu iki oda dolusu bilgisayarı füzeye koyarsak yerinden kımıldayamaz, onun için küçük olması gerekiyordu. O sıralarda zaten “geçirgeç” yani “transistor” icat edilmişti; onu da kullanarak çok küçük, ama güçlü bilgisayarlar yapıldı, bu uzay meselesi için ve bu gelişme sırasında bir sürü yan sanayii doğdu, bir sürü yan gelişme oldu. Ay’la hiç alakası olmadığı halde. “Çok büyük iş. Olur mu?” Aya gitmek de öyle oldu; adam 10 sene dedi, 7 sene de bitti. Birey ve Toplum İçin Hedefin Önemi Bir Musevi atasözü diyor ki “Ülküler bir yıldıza benzer, belki o yıldızı tutamazsın ama oraya doğru yürürsün” Bir topluluğa topyekün gidecekleri bir hedef gösterildiği zaman ve buna inandıkları zaman o insan topluluğu, toplumlar, olağanüstü işler beceriyorlar. Bizim tarihimiz de bunlarla doludur. Oralara doğru herkes yürürse, o millet çok büyük işler başarıyor. Ama böyle insanların kendileri dışında bir ülküleri ve topyekün inandıkları ve oraya doğru gitmek istedikleri bir hedefleri olmadığı zaman aynı insan topluluğu, tek tek her ferdi sadece kendi çıkarı peşinde koşan, darmadağın, birbiriyle uğraşan, üniversitesiyse üniversitesinde sadece birbirine fesatlık, dedikodu, fitnecilik yapan, başka hiçbir şeye merakı olmayan, insan kalabalığından ibaret bir hale geliyor. Bunun böyle olacağı adeta bir tabiat kanunu. İnsanı şöyle tanımlayabilir miyiz acaba? “İnsan” kendisinin dışında hedefleri olan yaratıktır. Bu tanıma göre sade kendi kişisel çıkarlarını düşünen, o çıkarlar peşinde koşmaktan başka gayesi olmayan zavallıya “insan” diyemeyiz. “Zavallı” diyorum, çünkü böyle bir kişi gerçek mutluluğu tadamamıştır; tadamaz da. İnsanın hedefleri kendisinin dışında ve üstünde, toplumuna, milletine, insanlığa yapabilecekleriyle ilgili olmalı. Her Ülkenin Milli Hedefleri Var Dünyada her aklı başında ülkenin araştırmada da, bilim teknikte de, sanayide de, dış siyasette, hepsinin uzun vadeli hedefleri vardır kesinkes ve uzun süre bunlar gider. En Zor Şey Ne İstediğini Bilmektir Bence Türkiye’nin birinci sorunu, ne “para şişmesi” enflasyon, ne Avrupa Birliği’ne bizi almamaları, ne o parti, ne bu fırka. Birinci sorun hedefimizi şaşırmış olmamız. Milletçe sormamız lazım Atatürk’ten beri bu milletin hiçbir hedefi, gayesi var mı? Ne olmalı? Yoktur. Birileri dayatıyor, “illa küçük Amerika olacağı” derlerdi, sonra “illa Avrupalı olacağız.” Nedeni yok, başka bir şey yok; onun için de millet gittikçe dağılıyor, birbiriyle uğraşıyor. O zaman dışarıdan oyunlar çok kolaylaşıyor; sağ, sol, başörtüsü, ıvır zıvır falan bütün bunları çıkarıp milleti meşgul etmek, futbol maçı, seçim maçı, onu seçtik, bunu seçtik, o geldi, bu gitti. Bunlar kolay olur; çünkü milli hedef yok. İnsanları birleştiren bir şey yok, Atatürk’ten beri yok. Kendi İtibarı Olana Başkası da İtibar Eder Şimdi genel siyaset belli olunca, o genel siyaset içinde ayrıntılı hedeflerimiz de belli olur Nasıl bir sanayimiz olmalı? Tarım/hayvancılık siyasetimiz, bilim/teknik araştırma siyasetimiz, eğitim, kültür siyasetimiz, hepsi hepsi. Küçük düşünmeyelim “Çağdaş dünyayı yakalayacağız; Batılının bu günkü düzeyine yirmi yıl sonra erişeceğiz” değil Atatürk ne demiş? “Batıyı geçeceğiz” demiş. Domates Tohumu Moleküler biyolojinin kurulması ve o dalda belli başlı ülkelerden olmamız gerektiğini 35 senedir söylüyoruz. 35 yıldır Türkiye’de diyoruz. Bak bu saha daha yeni çıktı, hızla gelişiyor, yakında başımıza bir sürü bela çıkacak. Çıkmadı mı? Beş TIR mal gönderiyorsun, bir kutu domates tohumu alıyorsun, ertesi sene bir daha domates çıkmıyor, haydi 3-5 TIR mal daha gönderip bir daha al. Tohum aldığımız ülke ise tohumları genetik yapısına taktığı maddeyi çıkararak üretken hale getiriyor. Size göndereceği zaman tekrar o maddeyi takıyor. Basit bir şey bu moleküler biyolojide. Sadece domateste değil, kavunda, karpuzda da bu böyle. O teknoloji az sermaye isteyen ama kafa yoğun bir iştir, bilgi isteyen bir şeydir. Bunda dünyanın başta gelen ülkelerinden olmalıyız. Neyle? Hedefli, ciddi, milli ruhta ama evrensel eğitimle, araştırmayla, sahici ve onurlu bilimcilerle. Burnumuzun dibindeki ufacık devletler oluyor da, biz mi olamayacağız. Niçin? Birkaç Hedef Seçeceğiz Bizim geleneksel hayvancılığımız vardı Asya’dan başlayarak. Hayvancılıkta, tarımda dünyanın gene önde gelen ülkelerinden olmalıyız. Bu devirde neyle olacak? Moleküler biyoloji ile. Konu komşuyu, II. Dünya Harbi’nde Avrupa’yı, etle, buğdayla, sebze meyveyle biz besliyorduk. Şimdi et, sebze meyve ithal eder olduk. Kuzuyu biz yiyorduk, sonra onu gezgine turiste yedirdik. İki büyük yeni teknoloji var Biri moleküler biyoloji, bio-teknoloji, diğeri bilgisayar- elektronik-iletişim teknolojisi. Bu dallarda ulusal hedeflerimiz olmalı, yüklenmeliyiz. Savunmamız da bunlara bağlı. Yeni savaşlar bilgisayarla oluyor. Üstelik, uzaktan kumandayla uçakların, taşıtların çiplerini etkilemek mümkün; bir ülkenin elektrik üretme merkezlerini, iletişim ağlarını felce uğratmak kabil. Hedefler seçeceğiz, o hedeflerde dünyanın önde gelen ülkelerinden olacağız. “Siz bizden makine alın, kumaş dokuyun başka işlere bulaşmayın” ile bir ülke olur mu? Ne olacağı belliydi Üç ülke beyanat veriyor halkına; “Türkiye’ye gitmeyin orası tehlikelidir” diyor. Ertesi gün turizm şak diye kesiliyor, bir günde bitti. Ben senden kumaş almayacağım diyor. Ertesi gün o da bitti. Şimdi sen istikbalini nasıl böyle bir şeye dayayabilirsin, istediği anda senden almaz, daha ucuzunu 50 tane ülkeden alır. Böyle devlet siyaseti mi olur? Dünyada nerelerde ne eksiklikler var, ne boşluklar var; bakıp ona göre ihracat üretimi planlamalıyız. Polonyalılar böyle düşünmüşler, ona göre tercihlerini yapmışlar ve oralarda son sürat gidiyorlar çok daha fakir başladıkları halde. Her ülke böyle. Şimdi bu 40 senede gördük ki Türkiye’de sahiden araştırma yapılması, yani milletin ortaya konmuş ana hedefleri doğrultusunda yaratıcı işler yaparak, birşeyler üretmek Türkiye’de adeta yasaktır. Mesela TÜBİTAK’ın kurulmasını 1962’de önerdiğimiz zaman yönetmeliğine “Birinci vazifesi Türkiye’nin bilimsel, teknik araştırma hedeflerinin amaçlarını tayin etmektir” diye yazdık. Hemen ABD’nin Ford Vakfı Başkanı, -CIA’nin bir uzantısıdır herhalde- müdahale etti ve “Hedef olmaz, herkes bildiğini okur” dedi. Halbuki onları her yeri hedeftir. TÜBİTAK yasasından, bu “hedef” maddesini çıkarttırdı, bizi de aforoz ettirdi. Ondan sonra bir sürü para harcandı, ortada fol yok, yumurta yok. EĞİTİM ve TÜRK DİLİ Şimdi eğitimden Türkiye’de herkes şikayetçidir, velisi de öğrencisi de, üniversitelisi de. Eğitimden şikayetçi olmayan kimse yoktur. Bizim zamanımızda 1953’e dek ortaöğretim harikaydı. Nerden biliyorum? O eğitimle gidip Amerika’nın en iyi üniversitesinde ve Ankara’da tüm dersleri Türkçe olarak okuduktan sonra gider gitmez üç sene atladım, “imtihanları veririm; ben biliyorum bu konuları” dedim. Bizim sınıftan yarısı yapabilirdi aynı şeyi; şimdi kimse yapamaz İngilizce eğitim gördüğü için. Anlamaz ki! Ezberliyor gidiyor. Türkiye’nin eğitim siyaseti, ilkokulundan, üniversitenin yüksek kısmına kadar aynı basit, temel ilkedir “Herkes 250 kelime Tarzan İngilizcesi öğrensin, başka hiçbir şey öğrenmesin.” İngiliz Milliyetçiliği ve Yabancı Dille Eğitim Tarihte ve şimdi de Türk’ün en büyük düşmanı, İngiliz senin İngilizce öğrenip de adam olmanı ister mi? 1953’de Ankara’da tek bir Türk okuluna çengel atmakla başladılar, sonra çayır yangını gibi yaydılar. Millet sonunda yuttu. “Eğitimi Türkçe dilli yapalım” desen veliler sokağa dökülür, “İngilizce isterük” diye. Avrupa diretmiş, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü ülke olun diye. Yani bölünün. Türkiye’nin bütünlüğü bölünmezliği tehlikede. Bunlar topla, tüfekle savunulacak şeyler değil. Türkçe gitti mi Türkiye bölünür. Milliyetçilik belli bir zümrenin, belli bir fırkanın vasfı olamaz. Diline, tarihine, kültürüne, haysiyetine, şerefine düşkün her Türk, Türk milliyetçisidir. “Hazırlık Sınıfı” ya da Kendi Yurdunda Yabancı Olmak Hazırlık sınıfı diye bir olay dünyada yok biliyor musunuz? Bunu benden başka söyleyen, yazan da nedense olmuyor. Dünyada hazırlık sınıf diye bir olay yok, hazırlık sınıfı kim için var biliyor musunuz? Mesela bir yabancı öğrenci ahmak bir ülkeden geliyordur, yabancı ülkede o öğrenci için hazırlık sınıfı vardır. Şimdi Türkiye’de nerdeyse her düzeyde, her okulda hazırlık sınıfı var. Dünya garabeti bir durum. Ama bundan ne sonuç çıkar biliyor musunuz? Demek ki Türk öğrenci kendi yurdunca yabancı öğrenci durumuna düşürülmüştür. Herkesin Sahip Çıkması Lazım Türkçe öyle bir dildir ki.. Yüzbinlerce kelime var Türkçe’de, dünyanın en büyük dili ve en üretken dili ve bilimin her dalına yetecek, bütün terimleri türetme kabiliyeti olan başlıca dil, matematik gibi dil. Türkçe konuşurken yarı İngilizce laflar sokuşturmak marifet değil, kimliksizlik, haysiyetsizlik alametidir. Türkçe’ye kakışlanan her İngilizce bozuntusu sözcük, benim böğrüme batırılmış bir dikendir. Her türlü Türkçe söz ise eskisi, yenisi ağzında bir bal damlasıdır. Bunu böyle bilelim. Yalnız İngilizce Bilmekle Adam mı Olunur? Oralardan hep bir yabancı hava esiyor “İngilizce bilmeyen adam değildir” diye. Halk ne yapsın? Kendisinin de adam olduğunu göstermek için asıyor dükkanına bir İngilizce bozuntusu isim. “İtibarım artar” zannediyor. Ama artık öğrenmelidir ki “Yalnız İngilizce bilmekle öğünmek, diline “Anglomanlıca” özenti laflar sokuşturmak, işyerine İngilizce ad takmak ve de bütün bunlara temelden yol açan yabancı dille eğitime rağbet etmek, onu desteklemek” haysiyetini kaybetmişliğin, sömürge kafalı olmuşluğun baş göstergeleridir. Biliyorsunuz Türkiye’de Bakanlar Kurulu sık sık değiştiği için, yeni bakanların resimleri çıkardı 20 sene evvel Milliyet Gazetesinde; Türkiye’ye geldiğimizde bakardık resimlere. Vesikalıkların altında yazardı “Evlidir, iki çocuk babasıdır, İngilizce bilir” diye. Biz de diyoruz ki, “Allah Allah! Başka ne bilir acaba? Mühendislik bilir mi? İktisat bilir? Devlet idaresi bilir mi? Hukuk bilir mi? Bunlardan bahis yok. Demek ki İngilizce bilmek Bakan olmak için baş marifet sayılıyor! New York’un Harlem mahallesinde bir sürü gariban zenci var, onlar da İngilizce biliyor Bir adam İngilizce biliyor diye methedilir mi? Biliyorsa bilsin bana ne? Meraklıysa bilsin; bilmesin demiyoruz. İşine yarıyorsa kolayca öğrenirsin gerektiği kadar. Ama bana önce, “senin bilimden, matematikten, bilgisayardan haberin var mı? Türk tarihini ne kadar biliyorsun? Türk dilini iyi kullanıyor musun? onlardan haber ver. Adam Türk üniversitesine öğretim üyesi olacak, İngilizce’den imtihana giriyor. Bakalım bir Türkçe’den imtihan et, aday Türkçe biliyor mu? Sözüm ona “Türk” üniversitesi olan yerde Türkçe bilmeyen hocanın işi ne? İngiltere Dil Ticaretiyle Geçiniyor Bundan 5-6 sene önce Lordlar Kamarası üyesi bir İngiliz dedi ki ”Bizim en büyük kazancımız, İngilizce’den” dedi. İngiltere bugün, başka devletlerden İngilizce öğrenmek için gelen öğrencilere açtığı kurslardan ve İngilizce öğrenmeyi sağlayan şeylerden geçimini sağlıyor. İngilizce Öğrenmenin Yolu Kişinin mesleğine göre değişen, ona göre gereken bir yabancı dili, o mesleğe yetecek tarzda öğrenmesi çok faydalıdır. Peki, böyle bir yabancı dili öğrenmenin en kestirme, en iktisadi, en doğru yolu nedir? Kendi aklının kendisi sahibi olan, yani Uganda, Filipinler gibi sömürgeleşmemiş tüm dünya ülkelerinde yabancı diller gece veya yaz kurslarında, görsel-işitsel dil laboratuarlarında, okullarda ayrı yabancı dil derslerinde öğretilir ve gayet iyi sonuç alınır. Avrupa’sı olsun, Asya’sı, Güney Amerika’sı olsun, yabancıların oyunlarına gelmemiş hiçbir ülkede yabancı dil öğretiyoruz diye ülkenin dilini kaldırıp atıp da okullarda çeşitli dersleri yabancı bir dilde yapmak şeklinde bir yabancı dil öğretme yöntemi yoktur. Her yerde bu yabancı dil eğitimi yerine yabancı dille eğitim bir ülkeye, bir ulusa yapılabilecek en büyük hainlik, en büyük alçaklık ve bir insanlık suçu olan “kültürel soykırım” sayılır. Dolayısıyla her bağımsız, her şerefli ülkede yabancı dille eğitim o ülkenin anayasasına ayrıdır, bu konuda hiçbir taviz verilmez. Türkçe Giderse Türkiye Gider! Nerde görülmüş ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılan dilini anlamasın? Nerde görülmüş ki, insanların kullandıkları kelimelerin sözcük de desen olur. O da Türkçe cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin? Olamaz! Böyle garabetlere Türkiye’den başka bir yerde rastlamak mümkün değil. Türkçe’nin başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye’nin başına da neler gelebileceğinin birer açık seçik göstergesi. Bizim tarihimiz 10 bin yıllıktır. İsteyen dışarıda gelsin, kendisine ispat edeyim. Hatta yeni buluşlar bunu inanılmaz eskilere, 80 bine kadar götürmektedir. İnanılmaz bir şey.. Tarihin en eski milletiyiz ve dilimiz tarihin en geniş ve en eski dilidir. Bunları Atatürk, zamanında, Türkçe’nin ne kadar yaygın olduğunu, tarihteki kavimlerin birçoklarının dillerinin Türkçe olduğunu, bazen ispatlayacak şekilde bazen de belki sezgiyle söylüyordu. Dünyada gelmiş geçmiş en büyük medeniyeti kuran kimlerdir, biliyor musunuz? Şu an Çin sınırında, fiziken de katliamdan, soykırımdan geçirilmekte olan Uygur Türkleridir. Uygur Türkleri, binlerce yıl evvel, o zamanın çok yüksek teknolojisini, o zamanın bugünler için de hayret verici derecede tarım teknolojisini, sulama tesislerini, edebiyatı, felsefeyi ve bilimleri icat etmişlerdir. Bu gelişme zamanla ondan sonraki Türk Devletlerine geçmiş, ondan sonra İslamiyet’in kabulü ile bu medeniyet, bu Asya Medeniyeti, bu derin ve köklü medeniyet, İslam Dünyasına getirilmiştir. Eğitimin gayesi, insanı kendisi ve toplumu, halkı, milleti için değer yaratacak düzeye getirmektir. Fakat eğitimin bir ikinci gayesi daha vardır. Onu pek söyleyen yok. Birincisini de pek yok ama dahi neyse; ikincisini söyleyen hiç yok Eğitimin ikinci gayesi ise, bir milletin geçmişiyle geleceği arasında köprü kurmaktır. Yoksa geçmişine bir makas atıp ondan sonra toplumun köksüz, darmadağın bir kuru kalabalığa dönüşmesini sağlamak değildir. Adam Türkiye’de, Türk şirketi, eleman arıyor. İngilizce ilan vermeye başladılar, 70’lerde. Milletimiz “Ha, İngilizce öğrenmezsem iş bulamam, dosdoğru iş yapamam” havasına kasten sokuldu. Roma İmparatorluğunun İngiltere’de, İngilizlerin sömürgelerde yaptığından sonra, Fransızlar aynısını Cezayir ve Tunus’ta yaptı. Bugün Tunus’ta Arapça kalmamış. Dedesini İngiliz Holiganı Zannedenler İşte Batılı için, İngiliz için güzel teknik! Bir ülkenin dilini, eğitimini yabancı dille eğitime dönüştürürsen, bir nesil sonra iş bitiyor. Sadece Tarzan İngilizcesi bilmekle adam olunmaz, ancak bir Anglo-Sakson sömürgesinde sömürgecinin hizmetkarı olunur. “Osmanlıca” sözünü geçen asır İngilizler icat etti. Her dilde devletin idare dili, hukuk dili, ayrıca tıp dili, bilim dili ile halkın köydeki, kentteki gündelik dili arasında büyük mesafe vardır. Bu eğitimle kapatılmaz mı? Ey Türkçesevenler yani vatanseverler, Türk kimliğini sevenler! Şu ilkelerde kesinkes birleşmeliyiz. ü Birinci İlke Osmanlıca, öz Türkçe diye bir ayrım kabul edilemez,. İkisi de Türkçe’dir. Türkçe’nin her lehçesine, her düzeydekine, eskisine, yenisine sıkı sıkı sarılalım. ü İkinci İlke Tasfiyeciliğe “Hayır”, zenginleştirmeye “Evet”. ü Üçüncü İlke Her yeni kavrama, her bilim/teknik dalına Türkçe terimler, Türkçe’nin matematik gibi keskin ve kudretli olan kurallarına göre türetilecek, türetilmiş olanlar kullanılacaktır. Bu, aynı zamanda Atatürk Milliyetçiliğinin de temel ilkesidir. Türk vatanseverleri/yurtseverleri, Türk ve Atatürk milliyetçileri/ ulusçuları Türkçe’ye sahip çıkmak, Türkiye’ye Türk Kimliğine, Kültürüne, Türklüğe sahip çıkmak demektir. Birbirimize düşmekten vazgeçeceğiz ve birilerinin İngiliz atıyla Üsküdar’a geçmesine izin vermeyeceğiz. 1970’lerde Amerika’da bir çok Türk dernekleri kuruldu. Bu derneklerin birinci amacı bence, oradaki Türklerin, oraya uyum sağlamakla birlikte, Türk kültürünü, Türk dilini unutmamaları, çocuklarına da öğretmeleridir. Gaye budur ve öyle olması gerekir. Sonradan, derneklerle temasım kalmadı, çünkü vaktimin çoğunu Türkiye’de geçiriyordum. Birkaç sene evvel bir de baktım ki, eskiden Türkçe olan dernek bültenleri baştan aşağı İngilizce olmuş. Baktık, o manada Türkler arasında toplantı oluyor ama konuşmalar, tartışmalar İngilizce. “Arkadaş, sizin işler Türkçe olurdu? Ne oldu şimdi?” Ne dese beğenirsiniz? Bakın buna dikkat ediniz “Bize Washington’daki Türkiye Büyükelçisinden yazı geldi. “Bundan böyle yazışmalarınızı, toplantılarını, konuşmalarınızı İngilizce yapın” diye. Anlaşılan, sistemli bir şekilde, birileri yalnız içeride değil, dışarıda da Türkçe’yi bitirmeye çalışıyorlar. Türkler bir uyansa Avrupa’nın işi bitti, Avrupa bizden yardım dilenecek. Aman ne olur sizin birliğinize, gümrük birliğinize girelim diye gelip kapımıza yalvaracaklar. Onun için adamların niyeti “Türk” lafını tarihten silmek. Silmek için yapacağın iş bellidir Eğitim dilini İngilizce yaparsın, bir iki nesil sonra Türkçe biter. Türkçe bitince “Türk” lafı biter. Ne Türk kimliği kalır, ne kültürü, ne tarih bilinci, ne kendi ülkülerin. Gayet basit. Tarihte misali çok. Irkçılık bir safsatadır. Biz “Türk milleti” dediğimiz zaman biyolojik değil, “kültürel genler”den bahsediyoruz. Atatürk yalnızca “Ne Mutlu Türküm Diyene” dememiş, sözün baş tarafını kesmişler. Aslında “Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene” demiş. Bu ülkenin bütünlüğü için, ortak gayelere yürümemiz için bir resmi dili vardır. Türkiye’mizde de bu, Elhamdülillah, Türkçe’dir. Türkçe deyince ayrım yapmamalıyız. “Osmanlıca”sı da, “öz Türkçe”si” de hepsi Türkçe’dir. Parlamenter lafına gelince. Bu feci bir vaziyet. Eskiden bunlara “mebus” denirdi. Sonra “milletvekili” oldular. Şimdi son zamanlarda, üç-beş yıldır bir de bakıyorsunuz televizyona çıkıp “biz parlamenterler”, “parlamento” laflarıyla kendilerine sözde Avrupalı süsü veriyorlar. Şimdi biz diyoruz ki, bu kelimelerin Latince, İtalyanca kökeni “boş laf üreten” manasına gelir. “Parlamento”da, “boş laf üretilen yer” manasına gelir. Kendilerine bu kelimeleri uygun görüp Avrupalı havalarına girenleri uyarıyorum Bu millet boş laf üretenleri değil, vekillerini bekliyor. “Protokol” kelimesini de böyle özentiyle kullanıyorlar. Bunun karşılığı “teşrifat”tır. Osmanlı divanını çağrıştırıyor ve ne kadar zengin kelime. Ayrıca bu “Ambulanslar”ın önünde eskiden “Cankurtaran” yazardı. Son yıllarda birden bire büyük bir özentiyle “Ambulans” yazılmaya başlandı. Ondan sonra da “Ambulance” yazmaya başladılar. Yahu ne oluyor? Bunlar da nereden çıktı? Bizdeki “cankurtaran”ın manası açık. En az 10 bin sene dünyanın birçok yerinde yurt tutmuş olan Türkler ırk olarak çoğu kez birbirine benzemez. Ancak bir takım kültür unsurları devam etmiştir. Ben buna “kültür genleri” ismini taktım. Bunları yok edersen o milletin adını tarihten siliyorsun. Adamların derdi buralarda Türk-Müslüman lafzı bırakmamak. *****Türk eğitim sistemi bir anlaşmayla teslim edilmiş. İsmet Paşa Amerikalılarla anlaşma yapmış. Demişler ki Milli Eğitim Bakanlığında 8 kişilik bir kurul olacak. Dördü Türk, dördü de Amerikalı. Ama dört Amerikalıdan biri Amerikan elçisi ve onun oyu iki sayılıyor. 1945’den beri onların marifetleriyle Türk Eğitim sistemi dünyanın en rezil eğitim sistemine dönüştürüldü. Diğer bir ifadeyle eğitimsizleştirme sistemi geldi.*****…. Ayrıca “turizm” yani “gezim” ayağına Türk yer isimlerimizi yabancı dile çevirip sonunda vatan topraklarını yabancılara peşkeş çeken kafa oluşturuldu. Amerika sadece iki şey üretir Biri silah ve bunu satacak yerler icat eder, her tarafta bir takım ufak harpler, iç harpler çıkarır. Fransa, İngiltere, Rusya da bunu yapıyor. En çok Amerika yapıyor. ABD’nin ürettiği ikinci şey film. Bunun içine televizyon dizisi, pop müziği, sinema da dahil. Aslında bu “film” öbüründen daha güçlü bir silahtır. Çünkü milletin beynini ve gönlünü mahveder. Bunları üretir, başka bir şey üretmez. YÖK Kuruldu, Bilim Bitti 1980-82 döneminde Türkiye’de en önemli iki şey olmuştur; Birincisi Türkiye’de yerli sanayi kurma “şak” diye kesilmiştir. Bununla bağlantılı aynı sıra ikinci bir olay var YÖK kurdurulmuştur. “YÖK’ün kurdurulmasının sonucu nedir?” Üniversitelerde araştırma adeta yasak edilmiştir. Yasak demeye gerek yok, fiilen nerdeyse yasak hale getirilmiştir. Araştırma yapamazsın, yaparsan da bir sürü dert alırsın. Fizik, kimya gibi konularda bile sahici araştırma yapanın başı derde girer. Gıcık bir konu olması gerekmiyor. Araştırma yapmak yerine 40 saat ders verip para alacaksın. Dünyada böyle bir şey olmaz. Böylelikle üniversiteler bitirilmiştir. Üniversitelerde bugün bilim de yoktur, eğitim de yoktur. “Peki niye Üniversiteler bitirilmiştir?” Biz hatırlıyoruz 70’lerin sonlarına kadar millet iki kelime ile “faşist, komünist” birbirine düşürülüyordu, bombalar patlıyordu. Bu anarşi olaylarına rağmen üniversitelerde araştırma, bilim, teknik havası başlamıştı. Sanayiler yerli imkanlarla kurulmaya çalışılırken örneğin bir plastik fabrikası kurulacağı zaman üniversiteden konuyla ilgili kişilere araştırmalarını yaptırıyordu. Bir taraftan sanayi durduruldu. Yerine gezim turizm yerleştirildi. Gana’ya İngilizler aynı modeli sokmuşlar. “Canım sizin yapmanıza gerek yok. Biz size satarız. Siz turizmle geçinin” demişler. Türkiye’de sanayinin durdurulması, aynı zamanda üniversitelerin –araştırma bilim, teknik- bitirilmesi suretiyle sanayi kuracak, teknoloji geliştirecek insan gücünün engellenmesi “muz iktisadiyatı”na dönüşümü hazırladı. Üzülerek söylüyorum, Türkiye’de bugün artık meslek sahaları kalmamıştır. Mühendisler, elektrik, makine hele de temel bilimlerde öğrenim görenler meslekleriyle hiç alakalı olmayan işlerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Avrupa’dan makine alacağız. Kumaş dokuyacağız; Avrupa’dan makine alacağız. Şimdiye kadar dokuma tezgahları için verilmiş olan döviz dışarıya satılan tüm dokuma ürünlerinden alınan dövizden daha fazla imiş! Nitekim dokuma ürünlerini de, “Çin, Pakistan’dan daha ucuza alırız.” Dediler. Dokuma ürünlerini de almadılar ya da kota koydular. Gezimi de 2 günde 2 kelime ile durdurdular. Üniversiteler Eğitim, Araştırma ve Bilgi Üretme İşlevleri ve Ülke İktisadı ile Etkileşimleri Üniversitelerin yani Türkçe’siyle “evrenkent”lerin içiçe, birbirinden ayrılmaz iki görevi vardır; ya da böyle olması gerekir Öğretim üyesi bu ikisinde de faal değilse bilgisi kalıplaşır, yaratıcılığı körlenir, bilim heyecanı azalır, yeni yetişenlere de bu heyecanı sirayet ettiremez olur. Ayrıca, en iyi öğrenme bir işi yaparak öğrenmektir. Kişi kendi çabalasın, sorgulamayla uğraşsın ki konu beynine malolsun, bu yoğrulmadan yeni fikirler, yaratımlar çıksın. Dolayısıyla, doktora seviyesine önemli bir yer düşüyor. Doktorada araştırıcılık ruhu gelişir, öğrenci sorgulayıp çözümler ürettikçe özgüvenini arttırır veya kazanır. Artık karşılaştığı her meselede çareyi ondan bundan mesela yabancı uzmandan, devlete geldiği zaman IMF`den beklemez olur. Doktora eğitiminin ülke iktisadına da büyük katkıları vardır. Evrenkentlerde yapılan araştırma/geliştirmeler, doktora öğrencileri olmadan fazla ilerlemezdi. Burayı dikkatle biraz açalım a Evrenkentteki araştırma faaliyetlerinin gerçek katkısı ne zaman, ne kadar, nasıl var veya olabilir? b Doktora eğitiminin katkısı varsa, örneğin Türkiye’deki şu an mevcut doktoralı kişi sayısı ile iktisadi gelişme arasında nicel bir bağıntı bulabilir miyiz? a Bir çok ülkenin bir dış siyaseti, iktisadi siyaseti, bunlara bağlı olarak da bilim/teknik araştırma/geliştirme siyasetleri var. Japonya, gibi ülkeler 5-10 yıllık hedef-tasarılar seçerler, oraya doğru yoğun bir gidiş olur. Bazı ülkelerin iktisadi yenilenme, yeni sanayi ve iş sahalarının açılması işte böyle araştırmalardan doğuyor. Devletin desteklediği ve eşgüdümünü sağladığı bu araştırmaların çoğu çeşitli evrenkentlerde yürütülüyor. Hedeflerini saptamamış ülkelerde ise, dağınık, amaçsız, “dostlar alışverişte görsün” kabilinden, doktora alınsın, doçent olunsun diye araştırma etkinlikleri görülebilir. Devlet, “yayın yapmak için yayını”, atıflar dizininde “citation index yayın saymak için araştırmayı destekler. Sonuçta ne ciddi bir iktisadi katkı, ne önemli bir sanayi hamlesi, ne uluslararası pazarlarda bazı açık veya eksikler bulup oraları tutma gibi gelişmeler, ne savunmada bağımsızlaşma gerçekleşir. Böyle amaçsız, hedefsiz, içinden dağıtılmış ülkeler olsa olsa başkalarının iştahını kabartan pazar-ülkeler olurlar. Sonunda, milli olması gereken her ülkede böyle eğitimlerini bile istismarcı yabancı ülkelere teslim eder, geleceklerini tehlikeye sokarlar. Ayrıca, evrenkentlerin her dalda toplumsal bilimler dahil sanayi ile, özel ve kamu kuruluşları ile, savunmayla etkileşim içinde olmaları gerekir. Örneğin tarih, siyasal, kültürel budunbilim “antropoloji” gibi dallarda bile, evrenkentlerde devlet destekli araştırmalar yaptırılmakta, bazı ülkelerin nasıl denet altında tutacakları, nasıl bölünmeler yaratılacağı, hedef, kimlik saptırmaları yapılacağı, her an nasıl iç ve dış dengelerin bozdurulabileceği, yeni Orta Asya’daki gibi ülkelerin nasıl nüfuz altına alınıp yeni pazarların açılacağı hesaplanmaktadır. “Destabilization” terimi Amerika’da halk diline kadar inmiş, bu “istikrarsız tutma, istikrar bozma” yöntemleri, tahmini pek de zor olmayan matematiksel bir bilim haline getirilmiştir. Şunu da ilave etmeli ki, sömürgeleşmiş veya resmen olmasa da sömürgeden daha acıklı duruma getirilmiş ülkelerde, ulusal hedefler, bağımsız gelişmeler oluşmasın diye sürekli tedbirler alınıp yetenekli, onurlu, ülke çıkarlarına bağlı kişiler devamlı olarak altta veya kenarda bırakılır; kişiliksiz, onursuz, şahsi çıkar düşkünü, yeteneksiz, yaratılıcılıktan yoksun, kolayca kullanılabilir kişiler kilit noktalara getirilirler. Türkiye’de sanayi-evrenkent işbirliği konusunda bazı önemli adımlar atılmış, mesela “KOSGEB”ler kurulmuştur. Bunların iktisadi katkılarının olacağından kuşku yok. b Yukarıda bahsedilen türde bütün araştırmalarda doktora öğrencilerinin rolü büyük. Şimdi gelelim ülkedeki doktoralı sayısına. Tanzimat’tan beri zaman zaman Batıya binlerce öğrenci göndermekten medet umuldu. Sonuç meydanda. Dışarıda öğrenci okutulduğu söyleniyordu. En son bir yerde okudum, 200 bin olmuş. Bir öğrencinin masrafını yıllık 30 bin dolar olarak kabul edersek, bu senede 6 milyar dolar demektir. Beş yılda 30 milyar dolar. Bu meblağı, Türkiye’deki bütün evrenkentlerin toplam bütçesiyle karşılaştırmanızı isteyeceğim. Eğer bu 6 milyar doları bu iş için harcıyorsa bir ülke çok büyük gayelerin olması lazım. Bu öğrencilerle `şu sanayii kuracağız, şu teknolojiyi geliştireceğiz’ diyen yok tabii. Bu insanlarımız Türkiye’ye dönseler bile imkan yok. Oralarda kalmayı tercih ediyorlar. Beyin göçü ortaya çıkıyor. Bu öğrenciler sayesinde o sıralarda mali sıkıntı için olan o ülkelerin evrenkentleri ihya oldular; araştırmaları için önemli genç bilimadamı ihtiyaçları da bu suretle temin edilmiş oldu. Beyin göçünün nedeni 1980’den sonra yani YÖK’ün kurdurulmasının ardından Türkiye’de bilim ve araştırmanın bitmesidir. Bilim adamı araştırma yapmak için uğraşacakken, ders başına para alarak 40 saat ders veriyor haftada. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yoktur. Ne zaman ki bir ülke perişan hale düşer, o zaman o ülkenin vatandaşlarını görmeye başlarsınız Amerika’da. Türkiye bu açıdan rekor kırıyor Amerika’da. Zaten eğer bir milletin sayısı bir çevrede artmaya başlarsa, aşağı yüzlerce öğrenci varsa, mesela Almanya’dan birkaç tane vardır, yoktur. O da özel bir alanda öğrenim görmek için gelmişlerdir. İşin garibi, Amerika’da fen/teknik konularında doktora öğrencileri evrenkentlere para vermezler; bilakis öğrenciye mali destek sağlanır. Çünkü yapılan araştırmanın iktisadi ve yan faydaları ülkeye kalmaktadır. Bu destek, kendini ispatlayan yabancı öğrencilere de verilir. Ama Türkiye illa da o ülkelere her öğrenci için para vermekte adeta ısrar etmiş, araştırma yardımcılığı bulan gençlerimize maaş, burs kabul etmemelerini emretmiştir! Peki, ülkemizin yaptığı bu büyük fedakarlıkların Türkiye’ye faydası? Biliyorsunuz, evrenkentlerimizde en ufak bir alet almak için üç kuruş bulmak bile hayli maharet isteyen bir iştir. Dışa giden bu büyük paraların onda biri yurtta araştırma, yerli Türkçe bilimsel yayınların teşviki vb. için ayrılsa kuşkusuz bir gelişme olacak, iktisadi katkılar da artacaktır. Ama bunun için Türkiye’nin hedeflerinin tespiti de şarttır. Yurttaki doktoralı sayısı ile iktisadi, bilimsel, hatta kültürel gelişme arasında en az doğru orantılı, nerde kaldı ki daha yüksek üslü bir matematik bağıntı bulunabileceği beklenemez. Nedenleri 1 hedefsiz hedef, bilim ekolleri yaratıp dünyada söz sahibi olmak da olabilirdi dağınık araştırma etkinlikleri; 2 dış doktoraların tesadüfen seçilen veya dışarıda verilen konularda, başkalarının çarklarına, dişlilerine yağ olacak nitelikte yapılması; çoğu kez çarkın kendisinin bile fark edilmemesi. Sonuç olarak Türkiye’nin içinde ve dünyadaki hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak seçmesi; bu seçimde Türkiye’nin, dış odaklarla bağlantılı olarak şerrine değil de, hayrına kafa yoracak, çalışacak onurlu, yetenekli, kendini yurduna adamış kimselerin görev alması gerekmektedir. Bu hedefler doğrultusu başta olmak üzere evrenkentlerimizde gerçek yaratıcılığa yol açacak araştırma ortamlarının, kütüphanelerin, Türk Dünyası için Türkçe yayınların, ayrıca dış dünya ile iletişim ve bilgi alışverişini arttıracak dış yayınların yayın için yayın olmaması koşuluyla geliştirilmesine ağırlık verilmelidir. ŞEHİRLER İNSAN İÇİN Mİ, ARABA İÇİN Mİ? Şimdi “demiryolu” deyince raylı ne varsa hepsini kasdeceğiz; tramvay, yer altı, şehirlerarası katarlar vb. Hele geriye dönüp bir bakalım. Son iki büyük, Sultan Abdülhamit Han da, Atatürk de demiryollarına çok önem verdiler. Birincisinde İstanbul’un iki yakası da tramvay ağlarıyla örüldü. Belki de dünyanın ilk yeraltısı, Karaköy tüneli yapıldı. II. Cihan Harbinde savaş araçları üreten dev oto sanayii, özellikle GM “General Motors” şirketi, 1947’den sonra fabrikaları atıl kalmasın diye araba işini yaymaya, halkta bir araba tutkusu yaratmaya karar verdiler. O zamana kadar her tarafı tramvay kendi tabirleriyle “trolley” ağlarıyla örülüydü. O kadar ki, taa Pasifik Ummanı kıyısı Kaliforniya’dan doğuda Atlas Ummanı’na kadar tramvay değiştire değiştire gidilebilirmiş. GM şirketi ufak tramvay şirketlerini birer birer satın alıp sonra da iflas ettirmiş, tramvay raylarını söktürmüş. Çocukluğumda İstanbul’un da her iki yakası tramvay ağları ile örülüydü. Bağdat Caddesi’nin kenarından Bostancı’ya dek tereyağı gibi kayıp giderdin. Ne seyrüsefere mani olur, ne bir şey. Şimdi aynı caddede lüküs arabasının içinde dur kalk, dur kalk sinir buhranları geçireni bir yandan, yağmurda çamurda otobüs dumanlarından boğulan, perişan bekleşenlere bir yandan insanın acıması geliyor. İşte hesap sormaya sormaya bu hallere gelindi. Şimdi İstanbul’da arabası olan perişan, olmayan perişan. Amerika bile sonunda toplu taşımacılığa, demiryollarına pay ayırmaya bugünlerde mecbur kalmaktadır. New York dahil bütün şehirlerinde araba keşmekeşini önleyici yönetim tedbirleri zaten çoktandır vardı. Bizde ise İstanbul, Ankara gibi şehirler bile böyle herhangi bir tedbire rastlanmıyor. Bir an evvel bazı tedbirler alınmazsa şehirlerimiz toptan kilitlenecek, insanlar çıktı egzoz gazlarından topyekün zehirlenecekler. Zaten şimdiden işe 1-2 saatte ancak gidiliyor. Sadece bunun verdiği iktisadi zararın haddi hesabı yok. İktisatçılarımız niye bu zararın mali boyutunu oturup hesaplamıyorlar? Mühendisler niye karayolunun bir kilometresi maliyetine 5 km demiryolu yapılacağı gibi hesapları yapıp halkın gözünün önüne sermiyorlar? Niye tercihli otobüs yolundan bir hafif tramvay hattı geçirilmiyor? Niye araba otobüs kısıtlanıp böyle tramvaylar yapılacağına çok daha fazla maliyeti olan yer altı “metro” düzeni için yıllarca uğraşılıyor? İstanbul’da sahiller doldurulup geniş otoyolları yapılırken niye az yer kaplayan raylar da konulmuyor? Yakıt artışları azalmasın, araba ithaline dokunulmasın, ahali araba alışkanlığından sapmasın diye mi? Unutmayalım ki, neftyağı üretimi neredeyse olmayan bir ülkenin insanlarını oyuncak sevdası gibi arabalarla meşgul eder, kaynaklarının önemli bir kısmını dışa yakıt ve araba parçaları için aktarırsanız, o ülkenin ileriye dönük, onu önemli bir dünya devleti yapacak temel yatırımları yapmasını da engellemiş olursunuz. İşte öyle bir ülke sonunda bütçesinin yüzde kırkını sonra daha da fazlasını dış borç faizlerine öder, varını yoğunu, fabrikalarını, santrallerini, limanlarını ve hatta vatan toprağını yabancılara satar, gençlerinin eğitimini bile İngiliz gibi insanlıktan uzak, hunhar milletlere havale eder, sonra da tarihten silinip gider. ULUSLARARASI İLİŞKİLER Yıllardır Avrupa’sı, Amerika’sı bastırıyor “Kıbrıs Sorunu” diyor; “Ege Sorunu” diyor; sözde “Kürt Sorunu” diyor. Bizde de birileri yıllardır, gelenin gidenin önünde ezilip büzülüyor; “Afedersiniz efendim”, “Özür dileriz efendim”, “Ödevimizi yaparız efendim” diyorlar. Otuz küsur yıldır bendeniz ise, naçizane diyorum ki “Bu tavrı takındığınız takdirde, ne kadar haklı olsanız, davayı baştan kaybedersiniz”. Takınılacak tavır başkadır Türkiye’nin “Kıbrıs Sorunu” yoktur. Türkiye’nin Yunanistan’la babamın memleketi Batı Trakya Sorunu vardır. TV’den yeni öğrendik Batı Trakya’nın Batı Paşaeli’nin kuzey Türk köyleri meğer 67 yıldır birer tehcir kampı, birer hapishane imiş. İçerdekiler köy dışına ancak özel tezkereyle çıkabiliyor, kimse bu tel örgüyle çevrili köylere giremiyormuş. Türkiye’nin “Ege Sorunu” yoktur; Yunanistan’ın Lozan’a rağmen adaları askeri üs haline getirme sorunu vardır. Türkiye’nin “Kürt Sorunu” yoktur. Türkiye’nin Kerkük Türkmenleri Sorunu vardır. Avrupa’ya gelince Türkiye’ye “insan hakları” dersi vereceğine, Avrupa önce Bosna’da, Cezayir’de, Kosova’da yaptırdığı katliamların hesabını vermelidir. Batı ülkeleri, sözde “Ermeni Soykırımı”nı değil, Ermenilerin Azerbaycan/Karabağ’da daha yeni yaptıkları gerçek soykırımı gündeme getirmelidirler. Türkiye’nin Savunması Dolayısıyla birinci ilkemiz Dünyanın neresinde olursa olsun, oralı Türk, buralı Türk, nerede bir Türk’ün kılına dokunulursa bütün Türkler, bütün milletleriyle ve devletleriyle hemen seslerini duyurmalı, bütün uluslararası ortamlarda protestolar, bir sürü basın-yayın faaliyeti. Türkiye’nin savunması burada başlar Balkanlarda binlerce Türk’ü kessinler, Irak’ın kuzeyinde Türkmenlerin başlarını daha yeni hapse atsınlar. Olur mu böyle şey? Nerede Türk varsa onun hakkını hepimiz savunacağız. Uluslararası ortamlara gideceğiz, davalar açacağız, protesto edeceğiz, nota vereceğiz, ses çıkartacağız. Bir kere bu var; bunlar o kadar zor işler değil. Sadece çıkıp söyleyeceksin, bu kadar basit. Bütün mesele; şahsiyete, haysiyete ve aşağılık duygusu yerine kendine güvenmeye dayanır. Psikolojik bir şey, gayet de basit. Türkiye ve Türk Dünyası Üzerindeki İçten, Dıştan Tezgahlar Batı deyince, Rusya’sından bütün Avrupa’sı, bütün Amerika’sına kadar bizzat yaşayarak şunu gördüm ki en üst seviyesinden sokaktaki garibanına kadar hepsinin kafasında tek bir şey vardır “Endülüs’ü sildik, burası hala duruyor”. Bu acıklı duruma bizi “kültür mühendisleri” getirdi, bilhassa Amerika’nın, İngiltere’nin kültür mühendisleri yaptılar bu işi. Zaten bir ülke, bir millet içinden dağıtılırsa, topa, tüfeğe ihtiyacı kalmaz artık. Evet top, tüfek, lazerli silahlar, füzeler vb. vb de olmalı. Atatürk Ruhu Yerine “Sahte Sağ / Sahte Sol” 1960’lara kadar Atatürk ruhu hakimdi Herkes “Türk”tü, herkes “Atatürk milliyetçisi”idi. Sonra hava değişti. Kimi zannetti ki “milliyetsizlik fikri” Rusya’dan geldi. Hayır efendim sahtelerin ikisi de Amerika’dan geldi. Önce, 1960-1970’lerde Amerika’nın yarattığı sahte sağ ve sahte solla bölündük ve milli değerlerden uzaklaştırıldık. 1990’larda filmi, kaseti, sahneyi; ne derseniz deyin değiştirdiler; “komünist”, “faşist” lafları kalktı, bir çok ortaoyuncusunun da hakiki rengi ortaya çıktı. Bazı safiyan diyor ki “Efendim, bu adam vaktiyle komünist hücreler kurmuş, ordudan atılmış, şimdi Amerikancı kapitalist oldu. Be kardeşim, o zaman da Amerika’ya hizmet ediyordu, şimdi de. Farkı Eskiden “komünist rolü yap” denmişti, şimdi de “yeni dünya düzenci” kapitalist. Adam aynı adam, değişmedi; rol değişti. Bu durumlara iyi dikkat etmeliyiz. Bunlar hep “kültür mühendisliği” teknikleri. Aslında Batı birçok ince taktikleri de Selçuk ve Osmanlı Türkleri’nden öğrendi. Biliyorsunuz Makyavelli kitabının dipnotunda der ki “Bu numaraları Osmanlıların Bizans Tekfurları arasında düzenledikleri dolaplardan öğrendim” Meğer aslında Nizamülmülk’ün kitabını da okumuşmuş Asyalı mı, Avrupalı mı, Avrasyalı mı Olmak? Aslında biz hem Asyalıyız, hem Avrupalı, hem de Orda Doğulu. Bundan büyük nimet mi olur? Hangi millete nasip olmuş? Avrasya’nın, hatta şimdi Amerika kıtaları dahil kaç kıtanın en eski milletiyim; 10 bin sene ve daha öncesi; dili matematik gibi dil, yeni giren İngilizce bozuntuları hariç, kültürü büyük, tarihi büyük. Kaç imparatorluk kurduk. Onlar sadece öyle kılıç kuvvetiyle olmadı; üstün kültürümüzle oldu, bilim ve tekniğimizle oldu, idari nizamımızla, üstün maneviyatımızla oldu. Şimdi Türkiye öyle bir durumda ki, bir yanda bütün İslam dünyası var, bir yanda Türk dünyası, ta Japonya’ya kadar. Türk Dünyası’ndakilerin içinde komünizme rağmen Türk Müslüman şuuruna sahip olanları hayli fazladır. Öbür yandan biz Avrupa ile de haşır neşir olabiliyoruz. Dünyaya bak hem Asya, hem Ortadoğu, hem Avrupa. Hepsinde cirit atabilen böyle başka bir millet yok. Yani Allah bize öyle nimetler vermiş ki, biraz aklımızı kaşımıza alıp toparlanabilirsek dünyanın en büyük birkaç devletinden biri oluruz. Pek yakın tarihe dek öyleydik; gene oluruz. Avrupa’ya Çok Şey Öğrettik Açın bakın Orta Çağ sonunda bu Avrupa’ya, bu kara cahil, yobaz, temizlikten haberleri olmayan, vebadan kırılan perişan Avrupa’ya bilimleri öğreten Türklerdir. Matematiğin birçok dalını icat eden Türk matematikçileridir. Batıya cebiri de, kimyayı da, gökbilimi de, ruhbilimi de biz öğrettik. Kendimizi, tarihimizden, atalarımızdan aldığımız manevi güçle, ileriye bakarak toparladığımız zaman Batıya, dünyaya, gene çok şey öğretiriz. Bir taraftan Avrasya Türk dünyası ile ilişkilerimiz olacak, bir taraftan Avrupa ile, Uzak Doğu ile, hatta Güney Amerika ve Afrika ile ticaretimiz. Ayrıca İslam ülkelerinin sömürgelikten kurtulması için gene biz ağabeylik yapacağız; başkası yapamaz bunu. Şimdi Batı bunlardan çok korkuyor. Batı gizli gücümüzü biliyor da, biz bilmiyoruz. Batılı, Türklerin kendilerine güvendikleri zaman pek çok işi başardıklarını görüyor. İçerden engellemelere rağmen halk, bu millet, bir sürü iş becerdi. Hatta başka ülkelere işçi olarak gitti, işveren oldu. Onun için bu içerdeki ve dışarıdaki düşmanlar son derece endişe ediyorlar. Dolayısıyla bu düşmanlar, adım adım, bilhassa son 50 yıldır hızlanarak, “bu işi kökünden nasıl hallederiz?” ile uğraşmışlardır. Yıllarca haçlı seferleri yaptılar, bir türlü beceremediler bu işi; sonunda dediler ki “Biz bu işi içinden halledeceğiz. Bunları içinden bozarsak, Türklük ve Müslümanlık şuuru bırakmazsak ve nihayet birbirine düşürürsek, kim olduğunu, feleğini şaşırmış hale getirirsek, dinini, tarih şuurunu yok edersek, o zaman bu işi biz rahatça hallederiz”. Bu plan yürümektedir Türkiye’de. Fakat Türkiye’de ben vaktiyle şuna dikkat ederdim hani tahsil veya iktisadi olarak sözüm ona alt tabakaya doğru indikçe, yani gariban halka, köylüye falan indiğin zaman onlarda daha bir derinlik görürdüm. Yani o insanlarda daha derin bir kültür vardı. Çünkü biz Asyalıyız. Ve bizim binlerce senelik bir kültürümüz var. Bu kültür hala bozulmamış halkta yaşıyor. Gerçi bu güzel tabakayı da bugünlerde bozuyorlar ki, en büyük tehlike de buradadır. “Üst” tabaka zaten çoklukla bozulmuştur. Amerika’da, Avrupa’da Türkiye’dekinin tam tersi bir durum gördüm Oralarda üst tabaka bilgilidir, çalışkandır, yapıcıdır. Ama aşağıya indikçe indikçe ahali barbarlaşır, yabanileşir. Neden? Çünkü Batının kültürü birkaç yüz seneliktir. İşte bunlar, barbar kavimlerin elektronik cihazları yapmayı öğrenmiş –onu da devşirdikleri insanlar sayesinde yapmış- insanlardır. İşte Batı bizden aldıkları ilimleri bize karşı güç oluşturmak için kullanıp güçlendikçe bizi ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bu işe özellikle 1700 başlarında soyunmuşlar. Fiziki olarak Türklerle başa çıkmamız mümkün değil demişler. Onun için biz olsa olsa bunları içinden yıkabiliriz demişler. Araştırmışlar, bakmışlar ki Türk’ün kuvveti tasavvuftan, gelenek ve göreneklerinden, insanlık anlayışı gibi hasletlerden geliyor. Dolayısıyla biz bunları içinden bozarsak bu işi ancak öyle hallederiz. Ne kadar sürer demiş İngiliz. “Biz, belki torunumuz da sonucu göremeyecek, ama biz ondan sonra için çalışıyoruz” demiş. İngiliz bu planla Hicaz’da Vahabilik gibi sahte bir mezhep kurdu. Şimdiki Suud kralları da bunların torunlarıdırlar. Vahabiler ilk iş olarak Hicaz’da bulunan 300-500 bin Türkü kestiler. İngiliz Hindistan’da da sahte Ahmedi mezhebini kurdu. 1838’de İngilizler dünyanın küreselleştiğine dair bir edebiyatla ve Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki bazı idarecileri satın alarak Gümrük Birliği anlaşması imzalattılar. İngiliz malları Türkiye’ye doldu. O zamanlar Ankara’nın nüfusu 90 bin civarındaymış, büyük bir el dokuma sanayii varmış ki, dünyaca meşhur kumaşlar üretilirmiş. Bu anlaşmadan 10-15 yıl sonra Ankara’nın nüfusu 30 bine düşmüş. Dokuma sanayiimiz ölmüş. Ardından Tanzimat Fermanı ile köşe başlarındaki bazı adamların da gayretleriyle çözülme başladı. Fransa’ya rasgele, amaçsız öğrenci gönderilip sahte sömürge aydınları yetiştirildi. Çare, elbette her yapılan alçaklığa son dakikada yarım ağız tepki göstermek “kınamak” değildir. Gülerler adama. Yıllardır, daha kimse bize sataşmadan, bizim kendi davalarımızı dünya kamuoyunda sürekli gündeme getirmemiz, Türkiye’de Ermenilerin yaptığı sayısız hunharlıklar, katliamlar için yapanların cezalandırılmasını ki çoğu hayatta, başka ülkelerde idiler, soyundan sopundan tazminat alınmasını istememiz gerekirdi. Daha yakın yıllarda Fransa’da, çeşitli ülkelerde elçilerimizi öldürenleri barındıran, üstelik de utanmadan iki de bir bize insan hakları dersi vermeye kalkışan bu uygarlık, insanlık fukarası Batı ülkelerine yıllardır niye dayatmadık? Fransa’ya Ne Yapmalıyız? 19. yüzyılın sonuna doğru Paris budalası bazı Osmanlı “monşer”leri aralarında Fransızca konuşur olmuşlardı. Etki alanını Anglosakson’a kaptırmasına rağmen, Fransız’ın en büyük başarısı duruyor. Osmanlı Devletinin idarecileri arasına sokulan 5. kol gizli cemiyet sayesinde, “mektep-i sultani” yani Galatasaray eğitimini Türkçe yerine Fransızca yaptı ve yapıyor. Fransızların, Türkiye’de hala etkili olmak için son ümitleri bu okul ve birkaç, rahibeli, misyoner okulu. Bunları kapattığın, hiç olmazsa eğitim dillerini Türkçe, öğretmenlerini de tümüyle Türk yaptığın an, Fransız canhıraş bir feryat atacak, acılar içinde inleyecektir. İşte Ermeni kışkırtıcısı, katliamcı, kültür, dil ve din emperyalisti Fransız’a yapılacak şey budur. Bak o zaman nasıl pişman olacaklar. Fransız’ın, Türk yumuşak topuğuna dokunduğun anda, Türkiye’deki Fransızca ile eğitimli okul mezunlarının bir kısmı diyecekler ki, “Fransız’a karşı duygusal davranıp da, kendimizi “bilim”den mahrum etmeyelim”. Lafa bak, dersleri Türkçe yerine Fransızca yapmakla bilim mi oluyormuş? O misyoner okullarından kaç tane gerçek bilim adamı çıkmış acaba? Var mı öyle bir şey? Hangi Avrupa Birliği? İngiltere, kuzeyde dağlı İskoçların sınırı Hadrian duvarına kadar Roma İmparatorluğunda kalıp dilinin %60’ı latinleşti tabii şimdiki örn. tıp dili %99 tam Latince. Kelt kavimleri tarih boyunca birlik olup bir tek devlet oluşturamadılar. Günümüzün Avrupa haritası, hala iki bin yıl önceki Kelt kavimlerinin haritası gibi. Kelt’lerin hemen hepsi Roma İmparatorluğu’nca fethedildiler. Ancak, Avrupa’da o zaman da, şimdi de önemli, ayrı bir durum daha var Cermen kavimleri. Batı Roma yıkıldıktan sonra Cermen göçleri Franklar, Engel ve Saksonlar, Lombardlar vb latinleşmiş ülkeleri değiştiremedi. Göçlerle gelen Ural-Altay/Türk kavimleri ise dillerini unutup eridiler. Cermen kavimleri bugün Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin bir Alman lehçesi konuşan kuzey kısmı ile latinleşmiş Keltler arasındaki mücadele günümüze dek sürmüştür. Bazı Batılı tarihçilere göre Avrupa’daki birçok savaş, I. ve II. Cihan Harpleri dahil, bu eski Alman-Latin/Kelt ayrılık-gayrılığının birer devamıdır. Sözde “Avrupa Birliği” içinde de günümüzde kökleri işte böyle derin bir Alman-Fransız ve Alman-İngiliz ayrılığını görmekteyiz. Avrupa Birliği’nin önemli dili Almanca mı olacak, Fransızca mı yoksa İngilizce mi? Bunun sessiz savaşımı sürüyor. 1066’daki Norman istilasından beri süregelen Fransız-İngiliz en hafif tabiriyle `rekabet’i de cabası. “Avrupa Birliği”nin bir de “Hıristiyan Kulübü” olduğundan söz ediliyor. Hayret, hangi Hıristiyan Kulübü? Bu toplulukta Katolik’i, Ortodoks’u, çeşit çeşit Protestan’ı var. Bunlar o derece birbirlerine düşmandır ki, tarih boyu zaman zaman birbirlerine karşı Müslüman Türk’le bile anlaşmayı yeğlemişlerdir. Yakın tarihte Sultan Abdülhamid Han bu ayrılıkları çok iyi kullandı. Hala süren şu Katolik İrlanda ile Protestan İngiltere arasındaki kavgaya da bir bakın. Daha önce Katolik İspanya ile İngiliz İmparatorluğu arası savaşlar. Norveç ve İsviçre halk oylamalarına binaen AB’ye girmedi. İngiliz halkı bile AB’de ulusal egemenliklerinden vazgeçmek istemiyor. Fransa’da da aynı şekilde kuvvetli sesler yükseliyor. AB fikrinin arkasında yatan ülkülem “ideoloji” ile hiç de yeni olmayan, kökleri 1700’lere giden “Yeni Dünya Düzeni” arasında bağıntı var. Fransa’nın önemli bazı siyaset adamları son aylarda bu “Yeni Dünya Düzeni” oyununa karşı çıktılar. Ama Türkiye’de de olduğu gibi üstlerde birileri “Yeni Dünya Düzeni” ve onun kuyruğu AB’ye uluslarını, adeta emr-i vakilerle sürükleme peşinde. Bu üstlerdekilerin kime, niye ve nasıl hizmet ettikleri elbet bir gün belli olacak. İşte Türk Dünyası Böyle Oluşur? Türk Dünyası’nın yeniden oluşması için bütün Türk Cumhuriyetlerinde ortak Türk dili ve ortak yazı bir an önce gelişmeli, ortak Türkçe yayınlar Türk Dünyası’nın her köşesinde okunmalı, bu ülkelerin Türkçe TV’leri herkesçe seyredilmeli, her dalda yapılacak ortak kurultaylarda, bilimsel toplantılarda konuşmalar Türkçe olmalıdır. Bu hedeflere ulaşmak o kadar zor mu? Hayır, yeter ki gönüllerde istek olsun. Burada bir gazete, kitap çıktığı zaman bütün Türk Dünyası’nda okunabildiğini düşünün; bu eserlerin 250 milyon insana gittiğini düşünün. Osmanlı’daki gibi büyük bir millet olmaya sadece bu yeter. Lehçe farklılıklarına rağmen her Türk hepsini anlar, anlamalıdır. Ben suni yakıştırmalar olan “öz Türkçe”, “Osmanlıca” diye bir ayrım, bir bölücülük kabul etmiyorum; ikisi de Türkçe’dir ve o zaman Türkçe dünyanın en zengin dili olur. Ama Frenkçe, İngilişça bozuntusu “Anglomanlıca” laflar asla Türkçe olamaz. “Ambulans” gibi, “aktivite” gibi, “parlamenter” gibi her özentifikasyon kelime gönlü Türk olanın böğrüne bir diken gibi batar. Böyle sözcükleri kullanan ayıplanmalı ama aşağılık duygusundan kurtulması için kendisine yardımcı olunmalı. İçten, Dıştan Saldırılar Karşısında Türkiye Amerika, Avrupa, Çin, Rusya gibi kuvvetler arasında Türkiye’nin bağımsız bir denge siyaseti gütmesi gerekir. Her ülke ile ilişkilerimizin olması, bunların arasındaki dengeden faydalanmamız gerek. En son Sultan Abdülhamit Han, sonra da Atatürk “Denge Siyaseti” yaparak Türkiye’nin çıkarlarını korumuşlardır. Denge siyaseti olmadan, bir tek kuvvetin her dediğini yapmakla ülkedeki işler işte bu hale geliyor. Biz siyasetten bahsetmiyoruz. Siyasi şeyler gelir geçer, bunlar önemli değildir. Uzun vadede kültür genlerini binlerce yıl yaşatan kültür meseleleridir. Dildir, edebiyattır, tarihtir, bilimdir. Sovyetler dağıldığından beri Türk kurultayları yapılıyor. Kurultayda bazıları Rusça konuşurmuş, diğerleri İngilizce konuşurmuş. Böyle Türk kurultayı mı olur? İnsanlarımızın bağımsızlık ruhuna sahip olması lazım; özgüvenlerinin gelişmesi lazım. Deniyor ki “Dünyada bağımsızlığın önemi geçmiş”. Öyle bir şey yok. Her ülke kendi bağımsızlığına, kültürüne daha fazla sahip çıkıyor. Çünkü eğer her ülke kendi değerlerine sahip çıkarsa, ancak eşitler arasında bir kardeşlik ve küreselleşme olur. Aksi takdirde biri birinin kölesi olur. HIRİSTIYAN — MÜSLÜMAN İLİŞKİLERİ III. Dünya Savaşı çıkar mı? Nasıl çıkar, onun üstüne tahmini birşeyler diyebilirim. İnşallah çıkmaz. Tabii daha önemlisi İslam ülkelerine karşı bir “Hıristiyan Cihadı” açılmıştır. Yani, Haçlı Seferi. Bush Haçlı Seferi desin-demesin, olaya baktığın zaman bütün İslam ülkelerine karşı bir haçlı seferi görülüyor. “Peki 11 Eylül’de mi başladı?” “Hayır.” Bin yıldır böyledir. Ama bu son Haçlı Seferi yeni başlamadı. 100 senedir devam eden bir Haçlı Seferidir. Bu olaylar son noktayı koymadır. İslam ülkeleri zaten perişandır. Herbiri bir sömürge durumundadır. Hepsinin başında dışardan ayarlı krallar vardır. Sahte neft yağı petrol bunalımı olduğu zaman Amerika’da ahali diyordu ki, sokakta benzin kuyruğunda “Bu petrol niye Arapların oluyormuş? Gidelim oraları fethedelim”. Nitekim 20 sene sonra bir Körfez savaşı icat edip zaten denetimlerinde olan petrol bölgesine iyice yerleştiler. “Şimdi Körfez savaşının asıl sonucu nedir?” Dikkat edin. Yan ürün gibi görünen şey asıl sonuçtur. “O nedir peki?” Amerika Suudi Arabistan’ı ve Kuveyt’i fiilen işgal etti. Bir sürü askeri üssü, yüz binlerce askeri var çölün ortasında. Arapların da haberi yok. Amerika hem petrol bölgesine yerleşti hem de Suudi Arabistan ve Kuveyt’in hazinesini soydu. “Ben sizi korudum” bahanesiyle. Kral aileleri ağlaşıyor. Üstelik borçlandılar. Hem işgal edildiler, hem hazineleri soyuldu. Afganistan’daki savaşın da sonucu Amerika’nın bu sefer de Orta Asya, Kafkasya neft yağı, doğal gaz ve maden kaynaklarına ve o bölgeye yerleşmesi olacaktır. En başta da bu bölgelerin kapısı durumundaki ülkeler olan Türkiye, Pakistan, Afganistan var. Bizim aslında çok dikkatli olmamız lazım. Kabak bizim başımıza patlayacak. Avrupa’da Müslüman düşmanlığı tarihten beri çoktur. Ama Amerika’da Müslüman nedir, Türkiye nerdedir, bunlardan ahalinin pek haberi olmaz. Amerika’nın ahalisi cahil bırakıldığı için. Dolayısıyla da fazla düşmanlıkları da yoktu. Yeni kavram-formül ile birlikte Müslüman dünyası düşman ilan edildi. Amerika böyle karar verdiği zaman basın-yayına da 1-2 kitap yazdırırlar. Huntington gibi adamlara. Sonra bunların çığırtkanlığını yaparlar. Birkaç gün içinde aniden bir hava oluşuverir. Yani birileri düşman olarak gösterilir. Her zaman yapmışlardır. Dolayısıyla bu olaylar, bir başlangıç noktası seçmek gerekirse, 91’de bu lafların ortaya çıkmasıyla başladı diyebiliriz. Tabii öncesinde de planlanıyordu. Kimse sanmasın ki, 11 Eylül’de bir olay oluverdi de, ondan sonra ortalık karıştı. Öyle değil. Tüm olaylar adım adım düşünülerek planladı. Sizler de biraz düşünürseniz bir adımları farkedersiniz. Çok ciddi işler oluyor. Birçok uluslararası anlaşma tartışılmadan imzalanıp kabul ediliyor. Ama bunlar olurken milletvekili maaşları gündeme geliyor. Bilen birisi anlatsa da öğrensek işin hukuki tarafını, bir şey anlatan yok ki halka. Biz de diyoruz ki “Milletvekili maaşlarının anayasada işi ne?” Anayasa genel bir çerçevedir sadece. Sair ülke anayasalarına bak. Bir vatandaş olarak benim garibime gidiyor. “Anayasa da böyle ıvır zıvırın işi ne?” Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye’nin Geleceği Bu toplumun yeniden inşa edilmesi gerekiyor, çünkü bin parçaya böldüler bizi. Gelin dostlar, şimdi bütün ayrımcılıkları bir kenara bırakıyoruz; yok sağmış, solmuş, laikmiş, anti-laikmiş, başörtüsüymüş vb. bunları bir kenara bırakın; bu milletin hepsi, her ferdi, Türkiye Cumhuriyeti içinde olan herkes bizim milletimizidir. Benim zaten şimdiye kadar tek bir fırkam partim oldu –köylerde dedim de şaşırdılar- köylerde nutuk atıyordum “biz iktidar olunca –muzipliği seviyorum ya- şöyle yapacağız, böyle yapacağız” diye. Köylüler dediler ki “hangi parti, oy verilim”. Ben de dedim ki “vallahi, o partilerden anlamam, benim bir tek partim vardır, o da Türk Milletidir ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki her fert benim milletimdir”. Tarih Tahterevalli Gibidir… Şimdi Sıra Bize Geliyor Tarih bir tahterevalli gibidir. Bunun matematiksel denklemlerini yazabilirim. Beş yüz sene Batı tarafı yükselir, öbür tarafı aşağı iner, beş yüz sene de tersi olur. Şimdi sıra bize gelmiştir. Batı, Amerika’sıyla Avrupa’sıyla içinden çürüyor. Onun için sıra bize geliyor kimse merak etmesin. SERBEST PİYASA “Serbest piyasa” nedir ben size söyleyeyim Siz Amerika’da Türk malı görebilir misiniz gidin bakın Bazı büyük alışveriş merkezlerinde bir tek Türk malı görürsün, Ülker Bisküvi. Dünyanın her yerinde var. Türkiye’de Ülker Bisküvi Şirketi’ne çok büyük ödül vermek gerekir. Ama, en adi tüm Amerikan mallarını, şimdilerde, oradakinden daha yüksek fiyatlarla Türkiye’de bulursun. O halde, “serbest piyasa” ne demek oluyor? “Onlar bize istediğini satsın, bizden hiçbir şey almasın, kotalar koysun” demek herhalde. Böyle serbest piyasa mı olur? Böyle enayi memleketi nereden bulacaklar? Başka ülkeler “karşılıklılık ilkesi”ne dayanmayan ilişkilere razı olmuyor. Yabancı sermaye gelince Türkiye kalkınacaktı, kalkındık. Amerikan hamburgercileri çoğaldı. Amerika’nın işe yaramaz moloz mallarını doldur, hem kültürün, sıhhatin bozulsun millet olarak, hem de Amerikan şirketleri bu işten para kazansın. Gele gele böyle bir yabancı yatırım geliyor; üstelik bir gelirse, bin götürüyor. Dolayısıyla iktisat her gün biraz daha batıyor, batmaması mümkün değil. Yani siz şimdi hiçbir şey üretmiyorsanız, gitgide sadece dışarıdakilerin malını pazarlıyorsanız, reklamını yapıyorsanız, gençler de bu işler için yetiştiriliyorsa boyuna alıyorsun, hem de borçla; satacak bir şey yok, tesadüfen arada bir olsa bile almıyorlar ve bitiyor işin, bu durumda batmaman mümkün değildir; çünkü termodinamiğin birinci kanunu işliyor. Çatlasan mümkün değil; tabiat kanunu söylüyor bunu. Ben olsam, devletin başına gelecek, hükümetlerin başına gelecek insanların fizik ve matematikten de anlamalarını şart koşarım, o zaman kafa çalışır; tabiat kanunlarına ters laflar söylenmez. Ama, “bilim+gönül” formülümüzü unutmayalım. Kafa/akıl yetmez, gönül de lazım. Bilim, teknoloji, araştırma iktisadi gelişmenin baş motoru, o tespit edilmiş. Onlar yapıp bize satacaklar, biz de kullanacağız. Gittikçe fakirleşirsin, gittikçe borcun altına girersin; sonra da geliş toprağına varıncaya kadar neyin var neyin yoksa elinden alırlar. Sen ne yapıyorsun? Hedefler gerekli ve bir milli siyaset gerekli. Küreselleşen dünyada ulusal hedeflerin olması daha da önem kazanmıştır. Ben küreselleşmeye taraftarım, aslında Türkiye’de arasın benden daha küreselini bulamazsın, daha evrenselini bulamazsın. Ama küreselleşme, evrenselleşme, eşit haklara sahip olan aşağı yukarı eşitler arasında olur. Biri herşeyi dayatıyor, diğeri de herşeye eyvallah demek zorunda kalıyorsa ve buna da alışıyorsa o zaman bu küreselleşme değildir. Bunun adına sömürgeleşmek denmez de ne denir? Bir Ülkenin İktisadı Üç Günde Nasıl Çökertilir? Borsaya sıcak para geliyor ya dışarıdan, borsa yükseliyor. Bu işler Türkiye’de yeni olduğu için millet ne olduğunu anlamıyor. Böyle ufak borsayı birkaç kişi yönlendirebilir. Gayet kolayca. Şimdi o para gelince, bizim dışarıdan ayarlı basın, “Vay işte Borsa çıkıyor!” diye milleti heveslendirir. Garibanlar da gidip oraya paralarını koyuyorlar. Ama, borsa yükseldiği zaman bir miktar veya batırmak istedikleri zaman hepsini birden yabancılar çekip götürüyorlar. Milyarlarca dolar, zavallı milletin parası şak diye gidiyor. Yani götürülen para kimden çıkıyor? Vatandaşın oraya koyduğu ufak tefek paralardan çıkıyor. Hatta bu, her ülkede böyle olur. Birileri kazanıyorsa birileri kaybediyor demektir. Kazanan birkaç kişi, kaybeden de milyonlarca insan. Bunun kaidesi budur. Mesela banka hortumlanıyor, zarara uğruyor, yani batıyor, mevduat sahiplerinin bütün mevduatlarını devlet üstüne alıyor. Devlet ödüyor. Onun için bankaların battığını millet pek farketmedi. Amerika’da bir banka battığı zaman, nitekim 1992’de Amerika’da bin tane banka battı, bütün millet o bankalar önüne yığıldı, isyanlar çıktı, ortalık birbirine girdi. Bizde böyle bir şey görmedik. Niye? Çünkü bütün mevduat sahiplerinin parasını devlet taahhüt ediyor. Hatta bankanın başka kuruluşlara olan borçlarını bile üstüne alıyor. Böyle kanun hiçbir yerde yoktur. Amerika’daki bankalarda teminat eskiden 50 bindi, sonra 100 bin dolar oldu. 100 bin dolara kadar mevduatın sigortası vardır. Devletin arkasında durduğu. Ona ayrı sigorta olarak fon ayrılmıştır. Yani her banka sigortaya prim öder, onlar durur, devlet onu tutar. Ve böyle battığı zaman senin 200 bin dolarlık mevduatın varsa, 100 bin dolar kadar bu sigorta sana öder. Hiçbir yerde bankanın zararlarını, batmasındaki durumu tamamıyla devletin, yani milletin cebinden, destekleyip yerine koyduğu bir ülke yoktur. Bu kanunlar daha önce çıkmış, ayarlanmış. Ne demektir bu? “Gel, bankayı soy, hortumla!” demektir. Teşviktir. Para nerede? Bu parayı saklamak mümkün değil. Araştırsak başka bir ülkeye gitti. O ülkeye resmi bir müracaatta bulunursun. “bizim şu kadar paramız senin şu bankanda duruyor” diye. Bunu bulmak kolaydır. Onun sana iade edilmesi gerekir. Hiç böyle bir laf yok, paranın nerede olduğunu soran yok. İsteseler bulurlar. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağı alacak dolap yapılmadı daha. Yurt dışında bir iki ülkenin bankalarında ama, soran yok. MANEVİYATSIZ AKIL EKSİKTİR Batı zannetmiştir ki, akıl her şeyden üstündür. Oysa, bu düşünce eksiktir. Neden? Çünkü akıl bir uzuvdur. Nasıl insanın bacağı yürümeye yararsa, akıl, beyin de biyolojik bilgisayar gibi bir şeyleri hesap etmeye yarar. Mesela, Kastamonu’ya gitmeye karar verseniz, oraya giderken en kestirme kaç kilometre, ne kadar engebelidir, haritalara bakarak öğrenebilir, bunu bilgisayarda yapar gibi saptayabilirsiniz. Bu işin bilgisayarıdır. Ama bilgisayar Kastamonu’ya gitmek için bir karar verdirmez. Nereye gitmek istediğini sana söyleyen içindeki sestir. Yani, gönüldür. İşin manevi tarafı bir takım önemli kararları aldırır. Onsan sonra işin ayrıntısını, nasılını akıl bulur. Bilim ve Din Birbirini Tamamlar “Gönül” çok eski Türkçe bir kelimedir. 5-10 bin seneliktir. Vicdan, maneviyat, kalbin tamamını içerir. Çok köklü bir kelimedir ve Batı dillerinde karşılığı yoktur. Gönül terbiyesi görmemiş insanlar, evrenkentlerde üniversitelerde insanlığın hayrına bir takım araştırmalarla uğraşacaklarına hep milletlerin aleyhine, birbirlerinin kuyusunu kazma, fitne, fesat, dedikodu gibi işlerle uğraşırlar. Çünkü gönül yok ki, o akla faydalı bir şey yapmasını emretsin. Medeniyet Maneviyatla Kurulmuş ve Zenginleşmiş Batılıların “Pax Ottomana” dediği barış dönemini yaşatan Osmanlılardır. Batı tarihçilerinin yazdıkları iki tane barış dönemi var. Birisi Octavius Augustus döneminde, Roma İmparatorluğunun büyük barışı ki, “Pax Romana”, 100-150 sene sürdü. Diğeri, Osmanlı’nın ki 600 yıl sürmüştür. Bundan daha uzun bir barış dönemi yoktur. Osmanlı çekildi, her tarafta kan gövdeyi götürüyor. Osmanlı döneminde herkes birlikte, barış içinde yaşamıştı. Millet Şuuru Gönül ve Kültürle Olur Bu kadar kıtada bu kadar uzun yıllar faaliyette bulunmuş bir milletin başka ırklarla karışmaması mümkün değildir. Hatta karışmazsa ayıptır. Türk olmak, soyu, sopu, ırkı, kanı, biyolojik olarak Türk olmak demek değildir. Dünyada saf ırk diye bir şey yoktur. Amerika’daki zencilerin genlerine bakarsan yarısı beyaz ırka ait çıkar. “Kültür Genleri” ve “Mensubiyet Hissi” Önemli Demek ki, “kültür genleri” diye bir şey var. “Kültür Genleri” biyolojik genlerden çok daha kılıcı ve önemlidir. Kültür geni, kafa ve gönül meselesidir. Türkçe’nin ana dili bile olması şart değil, benimsemişsen, seviyorsan, kullanıyorsan, gönlünde dil bağı varsa o zaman Türk’sün. Din Değişince Kültür de Değişiyor Toplumun gönlünün unsurları var. Şahısta olduğu gibi. “Gönül” dediğimiz maneviyatta, çok önemli olan bir de dindir. Türk `milletlerinin’ Türk Dünyası büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Müslümanlığın vecibelerini yerine getirmenin yanı sıra, Müslümanlığın kültürel tarafları da vardır. Bir takım gelenekler görenekler Müslümanlıkla içiçedir. Dolayısıyla dinini değiştirdiği zaman, insanlar tamamen değişiyor. Zira, din değişince kültür de değişiyor. ————————– SOOOOON Bilim İnsanları Oktay Sinanoğlu Kimdir? AdıOktay SinanoğluDoğum YeriBari İtalyaDoğum ve Ölüm Tarihi1935 / 2015Önemli Eserleri🔹 Göçmen Hamamı🔹 2050’ye 5 Kala Dünyanın 105 Yıllık Tarihi🔹 İlerisi için Türkçe Giderse Türkiye Gider 🔹 Bye Bye Türkçe / Bir Nev-York Rüyası 🔹 Büyük Uyanış 🔹 Hedef Türkiye 🔹 Ne Yapmalı / Yeniden Diriliş ve Kurtuluş İçin İkinci Einstein Profesör doktor unvanını alan Oktay Sinanoğlu, Türkiye’de halk arasında Albert Einstein olarak bilinmekte idi. Onun yegane amacı Türkiye’de sürdüğü hayat boyunca hep faydalanılan bir şeyler yapmaktı. Adeta ömrünü bu uğurda harcayan Oktay Sinanoğlu, Türkçenin yozlaşmaması adına büyük mücadeleler vermiştir. Dünyanın en genç profesörü Oktay Sinanoğlu 1935 yılında Bari kentinde doğdu ve babası başkonsolos olduğu için henüz 4 yaşlarında iken buradan ayrılmak zorunda kaldılar. Daha sonralarında 2. Dünya savaşının yaşanması sebebiyle Türkiye’ye dönüş yaptılar. Oktay Sinanoğlu liseye kadar süren eğitim dönemini Türkiye’de geçirmiştir. Sinanoğlu, Amerika’da kimya mühendisliğini kazanarak Amerika’nın yolunu tuttu. Sonunda bu okulu da birincilikle bitirmeyi başarmış ve 1957 yılında da yüksek kimya mühendisi olmuştur. Henüz daha 26 yaşlarındayken atom ve moleküller kuramı ile matematikte çözülmesi o zamana kadar mümkün olmamış bir kuramı çözerek profesör unvanı almıştır. Böylece dünyanın en genç profesörü olan Sinanoğlu, bu sayede de tarihe geçmiştir. Ödüllerle dolu bir kariyer … Danışman profesörlük kariyerine ise 1964 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde başlamıştır. Kariyerinde hızla yükselişlerine devam etmiş ve 1973 yılında Almanya’daki en büyük ödül olan “Aleksander Von Humboldt Bilim Ödülü”nü almayı başarmıştır. Uluslararası seçkin bilimci ödülünü ise 1975 yılında Japonya’da almıştır. Yine aynı yıl içerisinde çıkarılan özel bir kanun ile Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verilmiştir. 2015 yılında aramızdan ayrılan Oktay Sinanoglu’nun şu sözleri hafızlarımıza kazınmıştır. ” Ne sağ, ne sol ; Türkçe giderse bağımsızlık gider. ” Yazar hakkında Tarih Vakti KPSS ve Diğer Sınavlara Yönelik Tarih Dersleri ve Tarih Blogu 9. Hoşgeldin bonusu almış olan üyelerimiz diğer bonus kampanyalarından aynı anda yararlanamazlar Hoşgeldin bonusu alan kullanıcılar kayıp bonusundan yararlanamazlar. ÖZET 2247 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde yer alan hüküm uyuşmazlığı için ÖNGÖRÜLEN KOŞULLAR gerçekleşmediğinden BAŞVURUNUN,aynı Yasanın uyarınca REDDİ gerektiği hk. Genel Hüküm ve Koşullara herhangi bir zamanda değişiklik yapma veya değiştirme yetkisi JestBahis sitesine aittir. Stadyumlar aynı zamanda iktidar ilişkilerinin somut olarak inşa edildiği mekânlardır. Banka havalesi ile para yatırmak için canlı destek hattına başvurmanız gerekmektedir. Her kullanıcı için ayrı bonus paketleri oluşturan bu site kullanıcılarının memnuniyetini düşünen siteler arasında en önde gelmektedir. Bu sitelerden her biri kazanç, eğlence vaadinde bulunmakta ve üye arttırmak için türlü teklifler sunmaktadır. Avrupa’da hiçbir kulübün profesyonel futbol şubeleri ulusal bahis tekelinden para almıyor. Bu seçeneklerden ilki havale ile para yatırma işlemidir. Çünkü bir kurum tarafından kontrol edilmeyen bir site; uzun süre boyunca kullanıcılarına sorunsuz ödeme yapsa dahi bir gün ansızın piyasadan çekilebilir ve bu durumda hakkınızı arayabileceğiniz hiç bir mecra olmaz. Gün geçtikçe bu siteler daha fazla büyümekte ve daha fazla kullanıcı potansiyeline ulaşmaktadır. Ancak tehdit eyleminin, yağma suçuna uygun olmaması halinde 106 ıncı madde uyarınca ”tehdit suçu” söz konusu olacaktır. Birden fazla ünitenin kullanımı halinde bir yangın söndürme kontrol paneli mutlaka ambalaj maddelerini, bir başka imalatçı firmadan satın almaktadır. Almanya Futbolunun efsane isimlerinden Franz Backenbauer’in adı da geçtiğimiz aylarda OddBet ile ilgili illegal bir duruma karışmıştı. Böyle bir yasama nasýl salýklý olur ya? Korner bahisleri online canlı bahis sitelerindeki bir karşılaşmada açılan bahis türlerinden biridir. 6 seneden uzun bir süredir 10 binlerce TL çektiğim Bets10, kazançlarınızı tahsil etmek konusunda kesinlikle en hızlı bahis sitesidir. Bonuscuk sitesi üzerinden kendinize bir bahis sitesi seçerek üyelik işlemlerinizi oluşturabilirsiniz. Tam anlamıyla güvenilir bir site olarak lanse edemediğimiz baymavi bahis sitesini ufak yatırımlar ile deneyebilirsiniz. Avrupa merkezli olup Türkiye’de işlevini sürdüren güvenilir iddaa siteleri mevcuttur. Son yıllarda Türkiye’de yasadışı bahsin artmasında pek çok etken bulunuyor. Site üzerinde yatırım metotlarını anlatan bölümler bulunuyor. Çünkü sistem öyle ve Mahmuti de hiçbir şekilde sistemin dışına çıkılmasını istemez,oyuncuların sisteme adapte olmasını yüzden son iki senedir son 8 e kalmaktadır ve bu sistemin oluşturduğu savunma gücü olan takım savunmasıdır Efes’te. Bu nedenle kuponun tutma ihtimali, sıradan amatörce hazırlanmış kuponlara oranla baskın bir şekilde daha şekilde işlem yapabiliyorsunuz. ” tek sütun üzerine başlıklı köşe yazısı, Haber Türk gzt., Yayın Sahibi Habertürk Gazetecilik ” yazısı içinde, Matematik Dünyası dergisi, Sahibi Türk Matematik Derneği adına Prof. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına at yarışları düzenleme amacına yönelik olarak tahsis edilmiş veya fiilen bu amaçla kullanılan taşınmazlar ile üzerlerindeki yapı ve tesisler, 49 yıl süre boyunca lisans sahibi Fonun kullanımına verilir. Olayın geçtiği yer ”psikolojik harp dairesi”. Hera yontusunun dışarıdan Samosa gittiğini doğrulayan pek çok belge ve bilgi George Thomson tarafından da doğrulanmaktadır “Hera yontusunun Argos’tan gelmiş olduğu söyleniyordu, ama Samoslular bunu yadsıyor ve Hera’nın tapınımda ki söğüt ağacının altında doğduğunda diretiyordu. Bu arada iktidardakiler düşmüş, muhalefettekiler iktidara gelmiş, devir değişmişti ama mektupları hep karşılıksız, konuştuğu insanlarsa duyarsız kaldı. Boğa dışında herkes. Ben ve bir başka adam gidip boğayı kaldırdık. Bu adam tenis kulübün­de altı ay tenis oynayıp çıkıyor. Bu aslında uzun süredir devam eden, son dönemlerde açığa çıkan amaçlan seslendirilmeye başlandı.

hedef türkiye oktay sinanoğlu özeti